SON DAKİKA
edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Mayıs 2009 Pazar

Popüler'in Kültürü: Neler'e






Karikatür...


Umut Sarıkaya son dönem karikatüristleri arasından sıyrılıp kendi kitlesini yaratanlarda ön sırada geliyor. Çizimlerinden çok esprileriyle ön plana çıkıyor ve kızlar pek ilgilenmiyor onun karikatürleriyle. Kızların tercihi Yiğit Özgür ve Meşhurluğu sınırları zorlayan Uğur Gürsoy'un çocuksu masum komiği Fırat... "Ehe ne biçim" repliğinin dillere pelesenk oluş nedenidir ayrıca...

Edebiyat...

Kitap olarak aslında çok da öyle büyük bir popülerlik yok gençler arasında. İhsan Oktay Anar kendi yarattığı okuyucu kitlesiyle Türk Edebiyatçıları arasından sıyrılıyor. Orhan Pamuk Ermeni Soykırım'ı demecinden sonra pek bir gözden düştü daha bir çok devrik cümle kurar oldu, halbuki nobel'i de almıştı. Yaşar Kemal zaten ne dese boş seveni hep var, bilmeyeni daha çok... Ama Elif Şafak da popüler bizim gençler arasında... Ha tabi filmi çekilen kitaplar, filminden sonra hala çokca okunuyor...

Televizyon Dünyası 

Televizyonlarda izlenen şeylerin başında gençlik dizisi adı altında yaşamlarını sürdüren Kavak Yelleri oluyor. Avrupa Yakası her şeye rağmen izleniyor...muş... du... Melekler Korusun var bir de. Özge Özpirinçci için bile izlenebilir evet kabul ediyorum. Aşk-ı Memnu tüm donukluğuyla bir diğer gözdesi gençlerin. Yaprak Dökümü de izleniyor sanırım. İşin gerçeği ikisi de akmıyor. Bir de yeni başlayanlardan EZEL var. Monte Kristo Kontu esinli bu dizimi diğerlerinin yanında kalitesi açısından parlıyor, kendini izlettiriyor. Ha her şeye rağmen bir gerçek var Kenan İmirzalıoğlu'nun bu ülkede enterasan bir reyting'i var. Dursa izleniyor. Kıvanç'ın ona yetişmek için bir kaç fırın daha ekmek yemesi lazım. En azından oyunculuk ve karizma açısından... Yalçın Küçük'ün Bergüzar Korel'e dediği gibi manda gibi bakıyor...

Musiki

Müzikal tercihler en çok değişeni oluyor. Bir yanda POPüler müzik (Serdar Ortaç, Muraz Boz vesaire) dinleniliyor, diğer tarafta Anadolu Rock'lıktan sıyrılma çabasındaki Gruplar gidiyor. Alternatifleri de bol. Balkan Müziklerini dinleyenler, Amelie ile şarkıları dillere düşmese de benim için her zaman Türkiye'deki konseri öncesi verdiği röportajındaki orak çekiçli tişörtüyle aklımda kalacak olan Yann Tiersen var sonra. Ve 80'ler, 90'lar ve bunların partisi, Umut Sarıkaya mizahıyla geçen senenin partisine kadar gider bu yol...

Yabancı Dizi

Yabancı Diziler var diğer taraftan. Lost'u izlemeyeni dövüyorlar evet. Heroes var sonra, Prison Break hala izleniyormuş, House MD (lki favorim olur), Supernatural, Dexter, How I met your mother diye gider bu liste. Bir de bunun alt kültürü ah nerde o eski diziler insanları var ki OZ başlıca tercihleridir. Seinfield izleyenleri de var -ki ben de izlerim- ama benim tercihim Edgar Wright'ın destansı dizisi Spaced'tır, bizim ellerde bileni azdır.

Sinema 

Filmlerde her zamanki gibi Amerikan Sinemasının ağır makyajlı yapımları ön sırayı çekse de son dönem ultra entellektüel çevrelerimiz de Uzak Doğu Filmleri de tutuyor. Avrupa sineması ve ağdalı yapısı hala biraz daha uzak duruyor bizlere. Son dönemde Türk Filmleri de çok gidiyor.

Sanat Kisvesi

Fotoğraf makinelerinin hayatımıza girişlerindeki hızı göz önüne alınınca ortalık fotoğrafçıdan geçilmiyor ve herkes fotoğraf çekiyor. Fotoğraf Altın çağını yaşıyor da denebilir buna, Kaosunu da. Kısa film hala bir miktar daha uğraş gerektirdiği için aynı genişliğe yayılmadı, yayılsa da festivallerin söz hakları yüzünden bir fotoğraf kadar yaygınlaşmıyor bizlerde. Dergilere yazılar yollayanlarımız da vardır.

Teknoloji

Apple'ın otoritesi hala sürüyor. Iphone son dönemlerin modası. Ellerden ellere geçiyor. Aşk-ı Memnu sağolsun bol bol reklamını da yapıyor (Gerçi geçenlerde gittiğim bir festivalde tüm oyuncuların ve yönetmenlerin elinde bu alet vardı şaştım kaldım). Facebook ve Msn sanal alemin krallığında yerleri tartışılmaz. Ekşi Sözlük ve klonları tutuyor. Yasaklara rağmen Youtube'a girilmeye devam ediyor. Google sanal alemin tanrısı olmaya devam ediyor yeni icadı Google Wave merak uyandırıyor ve gene davetiyesi olmayan giremiyor...


1 Mayıs çok tutmuyor. Mayısın ilk haftasındaki bahar şenlikler tutuyor...

Bunların hepsi benim kendi yorumlarımdan ibaret olmaktan da başka bir amaç da  içemiyor elbette...

29 Nisan 2009 Çarşamba

Geçmişten Kalanlar Üzerine...

Uzun tren yolculuklarıdır izmir'e gidişlerimden aklımda kalan.

Mavi tren'in eski ve zaman zaman çok soğuk, zaman zaman çok sıcak vagonlarında,

Yan koltuğumda uyuyan annem ve bir beşikteymişim gibi uyumam için beni sallayan  metal soğuğu vagon annelerimle bitmeyen yolcuklar.

Halkalı'dan Basmaneye gitmek bilmeyen vagonlar, İzmir'e gitmek istemeyen bir çocuk ben.

Pazartesi günleri: Görüş günüdür Buca Cezaevinin. Ve hep pazartesileri basmane garına girerdi benim trenlerim.

Uzun uzadıya taksi yolculuklarında, lağım kokardı Ege İzmir'de ve mütemadiyen yağmur yağardı bir yerlerinde. Her yol Buca'ya varırdı benim için İzmir'de.

Buca Cezaevi: Orta çağdan kalma bir derebeyi kalesi. Cüzzamlıların kovulduğu bir ada.

Karşısında bir kıraathane. İçinde, emekliliğin verdiği boşluğu okey ve iskambil oyunlarıyla doldurmak isteyen, ağızlarında bitmiş sigalarıyla yaşlılar ve işsizliklerinin utancı yüzlerinden okunan ve yaşlılardan daha çok ve daha afilli sigara içen İzmir delikanlıları.

Televizyonda her daim bir şeyler çalardı ama kimse orada bir televizyon olduğunun bile farkında değildi.

Buca Cezaevi karşısındaki kıraathanede beklerdik annemle görüş saatini. Elimizde kapı önündeki fırsatçı simitçiden alınmış bayat simitler, masamızda çay bardakları izlerdik görüş için bekleyen insanları.

Utana sıkıla sırada ilerleyen ve içerdeki yakınını görmek isteyen insanlar yığınıyla dolardı hep Buca'nın önü. Çoğu yaşlı ana babalardı. Yüzlerinde utanç, içlerinde onları oraya sürükleyen çocuklarına kızan bir parça, çocukları yaşındaki askerlerden azar işite işite girerlerdi içeriye. Uzun bir yolun kenarı ellerinde kalaşnikovlu askerlerle dolup taşardı hep. Bir parça daha fazla yesin diye çocuklarına getirdikleri erzağı bu kalaşnikovların namlusuyla karıştırırdı askerler. Bir şey diyemezdiler...

Sonra içeri giriş vakti yaklaştıkça bir buruk heyecan sarardı yürekleri. Bir bilinmedik yoldan geçer gibi geçerledi avlusundan Buca'nın. Demir kapılardan geçerken başlanırdı aramalar. Çoraplarına kadar aranırlardı. Üstlerinde mahrem yerlerini örten bir kaç bez parçasından fazlasını bırakmak yasaktı. Yasak olan her şeyden farklıydı bu yasaklar. Gücüne giderdi insanın. Bir zille başlayan görüşmeler, gene bir zille biterlerdi. Gardiyanlar volta atarlardı yasak şeyler konuşmayalım diye arkamızda ve elleri bağlı arkalarında. Ve demir tellerin ve camların arasından duyurumaya çalışırdık sesimizi birbirimize.

Güneş görünürdü bazen Ceza evinin pencelerinden. Kabinlerdeki insanlar Tanrı onlara gülümsemiş gibi sevinir daha bir şevkle sarılırlardı demir parmaklıklara. Ben de çok sarılıdım o parmaklıklara. Arkasında abim. Ben küçük bir çocuk, bir haber dünyadan. Sonra bir zil çalar ve biterdi görüş saati. Yolumuz gene Basmane'yi gösterirdi.

Basmane garı: delilerin ve evsizlerin uyumak için kendilerine yer bulduğu bir yerdi. İki büfe vardır içinde Basmane'nin. Bazen birinden alırdık yolculukda gereken erzakları, bazen diğerinden. Trenler gelirdi ara sıra. Hepsi birbirine benzerlerdi. Bizimkisi anons edilince koşarak giderdik yerlerimize. Kondüktörler ellerinde liste gelip kontrol ederken biletlerimizi vagonlar yeniden sallamaya başlarlardı bizi.

Bir İzmir yolcuğunda çizmiştim ön sırada oturan yaşlı bir adamın resmini. Annem hevesle göstermişti adama çizdiğim resmi ve adam gülümsemişti iki uyku arasındaki uyanıklığında.

Bir İzmir yolcuğunda görüş sırasında aşık olmuştuk tanımadığım ve abimle konuştuğu için kıskandığım kıza. Sarı ince bedeni ve her daim güzel kıyafetleriyle çocukça sevmiştim onu. Çok sonraları ben unutup gitmişken onu ve abimi kıSkanmazken artık ondan, abimin hala görüştüğünü öğrendim o kızla. Gülümsedim içimden. Sustum.

İzmir yolculuklarında öğrendim daha bir çok şeyi. Kaybolmamak için sarılmayı bir tanıdığa, bir yabancı şehirde yabancı insanlar arasında dolaşmayı, ve sevemedim İzmir'i bir daha. Sevmek istemedim. Sevecek bir şeylerim yoktur belki orada. Sevecek bir şeyleri bırakmışımdır çok uzaklarda...

9 Ekim 2008 Perşembe

2008 Nobel Edebiyat Ödülü ve Nobel

“ Nobel Invented dynamite, I won't take his blood money   „
                                                       Gregory House/House M.D.


2006 yılından, yani Orhan PAMUK Nobel ödülünü aldı alalı herkes tarafından daha bir çok bilinen bir ödül oldu Nobel. Nobel'i almak için "Ermeni Soykırımı"nın kabul edilmesi gerektiğini bir madde sanan insanlar mevcut mesela. Neyse şimdilik Orhan PAMUK ve Nobel başlığını bir kenara koyalım...

Aslında bir mucidin vasiyetinden doğan bu ödüller dünya çapında yıllardır büyük öneme sahip ve sadece edebiyat dalında değil  fizik, kimya, tıp veya fizyoloji, barışa hizmet ve -1969 yılından itibaren de İsveç Bankası'nın göz yaşartıcı düşünceliliğiyle- İktisat dallarında da verilmekte. Aslına bakarsanız dinamitin mucidi olan Alfred Nobel'in savaşan ülkelere sattığı dinamitlerden kazandığı parayı vasiyetiyle böyle bir şey için bırakması, bir çeşit günah çıkarmaktan başka bir şey değil. Hatta Vasiyet'in,n Türkçesi Vikipedi de bulunmakta ve aşağıdaki gibi bir şey: (Burada da aldığım sayfanın linki var) 


“ Ardımdan bıraktığım gayrimenkulümün ve servetimin tamamı, aşağıdaki şekilde dağıtılacaktır. Kapital, emniyetli bir şekilde Fon'da toplanmalıdır. Bu fon'un geliri her yıl İnsanlığa en büyük hizmeti yapan kişilere dağıtılmalıdır. Bu gelir beş ana bölüme ayrılmalı ve aşağıdaki şekilde dağıtılmalıdır. Bir kısım fizik sahasında en büyük keşfi yapan kişiye verilmelidir. Bir kısım kimya sahasında en büyük keşfi yapan kişiye verilmelidir. Bir kısmı fizyoloji ya da tıp alanında en büyük keşfi yapan kişiye verilmelidir. Bir kısım edebiyat sahasında en büyük eseri yazan kişiye verilmelidir. Bir kısım Milletlerarası barış ve kardeşlik için en büyük çalışmayı yapan kişiye verilmelidir. Fizik ve kimya konusundaki keşifler, İsveç ilim konseyince değerlendirilmelidir. Tıp konusundaki çalışmalar Stokholm'deki Carolina Enstitüsü tarafından değerlendirilmelidir. Edebiyat ve barış konusundaki mükafatlar İsveç Parlamentosu tarafından seçilen beş kişilik bir heyet tarafından değerlendirilmelidir. En büyük ve kesin arzum mükafatlar adaylara dağıtılırken kesinlikle milliyet tefrika yapılmamasıdır. En mühimi, mükafatı alacak şahıs bir İskandinavyalı da olabilir, olmayabilir de.     
„

                                                                                                  Alfred Bernard Nobel
                                                                                                  Paris, Kasım 27, 1895




Neyse bu seneki ödülüyse bir fransız yazar olan Jean-Marie Gustave Le Clézio kazandı. Aslına bakarsanız pek de tanıdığım ve okuduğum bir yazar değildi. Bu yüzden Nobel'i alması ne kadar doğru ya da ne kadar müthiş bir yazardır bunu bilmiyorum. Bu yüzden sizi gene üstte de alıntı yaptığım Vikipedi'ye hakkında bildiklerimizi okumaya davet ediyorum. Ve gene bir başka bilgi olarak ekte bu güne kadar Nobel Edebiyat Ödülü alan yazarları  sunuyorum :) Ne büyük şey yaptım iki link verdim ama adamlar yazmışken tekrar buraya yazmaya pek de gerek duymadım arattım buldum koydum.


Dış Kaynaklar

  1. Jean-Marie Gustave Le Clézio hakkında bilgi için tıklayınız... 
  2. Nobel Edebiyat Ödülleri ve Ödülü alanlar hakkında bilgi için tıklayınız... 



Not: Bu arada bu yazıda Wikipedia ile ilgili o kadar çok alıntı link verdim ki baktım alıntılar için çok güzel tırnaklar kullanıyorlar ben de sitede kullanayım dedim. Bir nevi arak, çalıntı malıdır ve bu yazıya özel şahsi bencilliğimle sizlere de ulaşmıştır...

5 Ekim 2008 Pazar

Famous Blue Raincoat


Leonard Cohen: Bu yüzyılın önemli bir müzisyen, söz yazarı, roman yazarı ve şairi. 1934 doğumlu. Hakkında uzun uzun bir şeyler yazarım belki bir gün ama bugün konumuz Leonard Cohen değil. Gene de hakkında bilgi için buraya tıklayabilirsiniz... Bugün Leonard Cohen'i değil onun belki de en güzel şarkılarından biri hakkında bir şeyler karalamak istiyorum.


Famous Blue Raincoat: Tori Amos'tan Joan Baez'e sürüyle cover'ı bulunan, bir mektubun şarkılaşmış hali. Daha doğru tanımıyla şiirleşmiş hali Famous Blue Raincoat...
Leonard Cohen'in dilimiz de yayınlanmış Görkemli Kaybedenler (Beaituful Losers) kitabının arka sayfasında şu sözler yer alıyor


Zaman çok, Kara Cüppe, kunduzlar tavşanlarla dost olana kadar konuşsak seninle, yine de günleri birbirine bağlayan ipi koparamayız.'


Yaşlı bir kızılderili ne kadar yanılabilir...


'Bir insanın doğasındaki en özgün şey genellikle en umutsuz olandır. Bu yüzden yeni sistemler yaşamın acısına katlanamayan kişilerce zorla yerleştirilir dünyaya'


L. Cohen ne kadar yanılabilir...


Her şey bir yana, umarız ki bir gün eve girdiğinizde 'meşhur mavi yağmurluk'la karşılaşamazsınız.


Eğer böyle bir şeyle karşılaşırsanız, artık sizin de 'görkemli' bir hikayeniz var demektir. Bu durumda sakin olun ve aşağıdaki Kızılderili şarkısını mırıldanarak uzaklaşın...


Değiştim


Aynıyım


Değiştim


Aynıyım...

L. Cohen'in 3. Albümü Love and Hate Songs (1971) ile hayatlarımıza giren bu şarkı bir çeşirt efsanedir ve hakkında çok söz söylenmiştir. Mesela ben bir çok yerden duydum; gerçekten de Leonard Cohen'in bu şarkıyı bir gün aldatıldıktan sonra Janis Joplin'e ithafen yazdığını... Elbette bir efsaneden ileriye gitmeyen bir duyumdan fazlası değildi bu. Ama insan bu şarkıyı dinleyince gerçekten o hisse öyle bir bürünüyor ki sanki gerçekten böyle bir olay yaşanmış olmalı da L. Cohen bunu yazmış olmalı hissiyatıyla doluyor. Hani Yavuz Turgul'un Gönül Yarası filminde Meltem Cumbul Kürtçe söylenen şarkıya ağlayınca ona bu dili bilmediği halde neden ağladığını soruyordu Şener Şen. O da şarkıyı anlamak için sözlerini anlamak gerekmez der ya (müziğin evrenselliği manasında yani) işte öyle bir şarkı. Hele ki coverlarını bir kenara atıp Leonard Cohen'in o her daim son sigarasını tüttüren Humphrey Bogart tarzı sesi ve müthiş yorumuyla dinlemek insanı en mutlu anında bile aldatılmıştan beter eder. Bir çeşit büyü gibi insanı sarıyor içine işliyor bu şarkı, büyüyor ve siz onu dinlemekten mazoşist bir zevk almaya başlıyorsunuz. Hani arabesk'i sevmek gibi biraz, biraz büyük bir sanat eserinin gücü önünde eğilmek, eserin gücüyle ağlamak gibi. Hiçbir zaman çözememişimdir bu şarkının verdiği hissi. İşte sanırım gecenin ikisinde bu yüzden paylaşmak istedim hislerimi. Fazlaca duygusal terminatör havasında olmadığımı umarken sizi önce şarkının o müthiş sözlerinin hem ingilizcesini hem de türkçesiyle sonra da şarkının asıl ağızdan Leonard cohen'den Müthiş yorumuyla baş başa bırakacağım bıracakağım...

Famous Blue Raincoat

It's four in the morning, the end of december
I'm writing you now just to see if you're better
New York is cold but I like where I'm living
There's music on Clinton Street all thru the evening.
I hear that you're building your little house deep in the desert
You're living for nothing now I hope you're keeping some kind of a record

Yes and Jane came by with a lock of your hair
She said that you gave it to her
That night that you planned to go clear
Did you ever go clear?

The last time we saw you, you looked so much older
Your famous blue raincoat was torn at the shoulder
You'd been to the station to meet every train
You came home alone without Lili Marlene.
And you treated my woman to flake of your life
And when she came back she was nobody's wife

Well, I see you there with a rose in your teeth
One more thin gypsy thief
Well, I see Jane's awake
She sends her regards.

And what can I tell you my brother, my killer
What can I possiby say
I guess that I miss you, I guess I forgive you
I'm glad you stood in my way.
If you ever come by here for Jane or for me
Well, your enemie is sleeping and your woman is free

Yes, and thanks for the trouble you took from her eyes
I thought it was there for good so I never tried.

And Jane came by with a lock of you hair
She said that you gave it to her
That night that you planned to go clear
Sincerely, L. Cohen.





Meşhur Mavi Yağmurluk

Vakit sabahın dördü, son günleri Aralığın
İyileştin mi diye yazıyorum sana;
New York soğuk, ama seviyorum yaşadığım yeri,
Clinton Caddesi müzikle geçiriyor geceyi.
Küçük bir ev kuruyormuşsun çölün ortasına,
Hiçbir şey umurunda değilmiş, bir belge bıraksaydın yarına
Ve Jane geldi bir gün, elinde bir bukle saç
Sen vermişsin, öyle dedi
Hani kaçmayı düşündüğün o gece
Hiç kaçabildin mi bari?

Son gördüğümüzde seni, epey çökmüştün,
Meşhur mavi yağmurluğunun omuzu yırtık,
Her treni karşılamaya gittin
Lili Marlene'i hep kaybettin.
Ve kadınıma hayatının bir zerresini verdin,
Kimsenin karısı değildi döndüğünde.
İşte görüyorum seni, dişlerinin arasında bir gül,
Sıska bir çingene hırsız daha.
Jane de uyandı bu arada
Selamlarını yolluyor.

Ne diyeyim sana, kardeşim, katilim,
Ne diyebilirim sana?
Galiba özledim seni, galiba affettim
İyi oldu da çıktın yoluma.
Birgün gelirsen buralara, Jane için ya da bana,
Düşmanın uykuda olacak, kadınıysa özgür
Sağol çekip aldığın için o sıkıntıyı gözlerinden
Hiç geçmeyecek sanmıştım, ellememiştim hiç.
Ve Jane geldi bir gün, elinde bir bukle saç
Sen vermişsin, öyle dedi
Hani kaçmayı düşündüğün o gece
Selamlar,
L. Cohen

Çeviren: Meltem Ahıska


Sözleri de yazdık tam oldu. Copy Paste'dir malesef alın teri değil. Şimdi sizi şarkının kendisiyle başbaşa bırakayım sevgili okurlar...











3 Ekim 2008 Cuma

Viranbağ Postası ve Yeni Hayat Üzerine

V

iranbağ Postasını kurduk kuralı 4 ay oldu. Bu süreç içinde bizler blog yazarları olmaya çabalayarak 4 ay geçirdik. Bu işe başlarken daha kolay bir süreç bekliyorduk ama anladık ki blog yazarlığı beklediğimiz kadar kolay değilmiş. Profesyonelce bir iş yapmak için her gün yazılarımızı yazdık, yazdıklarımı düzenledik ve bir yandan da sitemizi düzenledik. İçeriğimiz de görünümümüz de her gün yenilendi. 


Fakat bu süre içinde sanırım en çok şu konuya dikkat etmedik, sitemize bu ismi neden vermiştik ve nerden esinlenmiştik. Aslında bilen elbette bu göndermeleri kolaylıkla algılayabilir. Ama bilmeyenler için hem esin kaynağımızı anlatmak hem de bu esin kaynağımız hakkında yazdığım şeyleri sizinle paylaşmak istedim.


Biz bu siteyi kurarken iki kafadar(elbette bir şeyi ortak yapan her ikili gibi) ortak zevklere sahibiz.Bu ortak zevklerimiz arasında çok şey var ama sanırım bir kitabın ikimizin hayatında da yeri ayrı. Bu kitap Orhan PAMUK'un Yeni Hayat'ıydı. Farklı zaman zarflarında okuduk bu kitabı hatta Serkisof bu kitabı okuduğunda ben daha Orhan PAMUK'u okumaya bile başlamamıştım. Ama sonra bir gün ikimiz de okuduktan sonra gördük ki bu kitap ikimiz içinde aynı şeyleri ifade ediyor. 


Bu şekilde biz de fikirlerimizi aktarmak için bir blog kurma kararı verdiğimizde sitemize Yeni Hayat'ta önemli bir yeri olan Viranbağ kasabasından esinle Viranbağ Postası ismini verdik ve gene kitaptan iki yan karakter olan Ajan Serkisof ile Zenith'i kendimize isim olarak aldık. Şimdi ben Zenith bir zamanlar bir inceleme için yazdığım Yeni Hayat'la ilgili yazımla sizleri baş başa bırakayım. Biraz uzunca bir yazı da olsa umarım okumaktan zevk alırsınız.




Yeni Hayat Hakkında

Bir kitap okudum ve hayatım değişti








Orhan PAMUK’un hayalle gerçek arasında ilerleyen, saatleri, zamanları, değişimleri sorgulayan, “yeni hayat karamelaları” üstüne konmuş meleklerle süslü kitabı Yeni Hayat bu cümleyle başlıyor ve kitabın yazarı bu satırlarla başlayan romanında okuruna yeni bir hayat vaadinde bulunmadan, yeni bir hayat tarzını eleştiriyor.

Zeynep TANBAY Radikal Kitap Eki’nin 22 Ekim 2006 yılında yazdığı yazısında;

“Ben 'Yeni Hayat' tan çok önce, "Bir gün 'Cevdet Bey ve Oğulları'nı okudum ve bütün hayatım değişti." Bundan sonra 'yeni hayat'ımda artık Orhan Pamuk vardı,” diyor.

TANBAY’ın dediği gibi Orhan Pamuk’u tanımak için baştan başlayarak onu okumalı ve tanımalıyız. Her kitabında kendinden parçalar taşıyan bir yazar olan Orhan Pamuk aslında her zaman kendi hayatını bir başka boyutuyla yoğurup başka başka dünyalarda başka başka isimlerle okuyucuya sunuyor.
Fakat burada Orhan Pamuk ve onun kitapları arasındaki ilişkiden çok kitabı saf bir eser olarak göz önüne alacak ve kitap merkezli bir eleştiride bulunmaya çalışacağım.



Aynı masallar dinlemelerine rağmen, hiç böyle bir şey yaşamadılar 











Kitap ünlü alman romantik şairi Georg Friedrich Phillipp Von Hardenberg, anlamı yeni ufuklar olan takma adlı Novalis’in bu cümlesini alıntılayarak başlıyor ve aslında bu cümlede kitabı bir nevi özetleyerek sunuyor.

Yeni Hayat bir kitap okuyan ve bu kitap sayesinde dünyada insanların göremediği şeyleri görmeye başlayan genç bir üniversite öğrencisi olan Osman’ın yeni bir hayatın ve aşkın peşinden Amerikan filmleri gösteren alman marka otobüslerdeki bitmek tükenmek bilmeyen yolculuklarını, kan revan kazalarını ve yeni hayat yolunda aradığı meleği görerek biten yolculuğunu anlatıyor. Orhan Pamuk bu kitap da insanların görmediği gerçekleri fantastiğin sınırlarında gezinen bir hikâyenin içinde yoğurarak Dante’den, Rilke’den, Ibni Arabî’den alıntılama bir dünyanın içerisinde gösteriyor insanlara.

A. Ömer Türkeş 08 Ocak 2004 yılında Milliyet Sanat da çıkan bir yazısında Pamuk için şu cümleleri sarf ediyor:

“Yerli yabancı pek çok yazar ve seyyahın anlatılarına -o anlatıları kendi bakış açısından yorumlayarak- yer veren Pamuk, Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminden 1970’lere kadar uzanan Batılılaşma serüvenini, Doğu ile Batı arasına sıkışmış kimlikleri, kentin yitirdiği değerleri ve zihniyet değişimlerini sözcüklerle canlandırmıştı”

Yeni Hayat kavramı bu kitapta baştan sona kadar aranılan bir metafor olarak çıkıyor karşımıza. Aslında başta iyi görünen bu yeni hayat sonunda kahramanın sonu oluyor. Buradaki Yeni Hayat kavramı aslında kitabın sonlarına doğru satırlarda da kendine yer bulan batılılaşmadan başka bir şey değil.  Ömer Türkeş’in dediği gibi Orhan Pamuk bu kitabında da Doğu ile Batı arasında sıkışmış bir kimliği ve bir ülkeyi aktarıyor aslında.

Erdağ GÖKNAR Orhan PAMUK’u anlamak adlı kitaptaki 325-337 sayfaları arasındaki “Yeni Hayat ve Türk Milliyetçiliğinin Eleştirisi” adlı makalesinde şöyle diyor:

“Son otobüs yolcuğundan önce, Osman evlidir, bir çocuğu vardır ve sıradan bir orta sınıf yaşamı sürmektedir. Yeni Hayat hakkında daha fazla şey öğrenebileceğini düşünüp yollara düşer, aslında zaten Yeni bir Hayat yaşamakta olduğunun farkında değildir. Çünkü Yeni Hayat’ın kendisi bir açmazdır, Osman’ın ne yapsa yaranamayacağı bir ikilemdir.”
Erdağ GÖKNAR’ın da belirttiği gibi batının yok ettiği fakir ama kendi yağında kavrulan doğu kültürü yok olmuş Türk gazozları yerini coca colala’ra bırakmış, OPA kolonyaları yerini yabancı traş kolonyalarına bırakmıştır. Kahramanımız Osman aslında Yeni Hayat’ı ararken içine düşmüştür. Ama aradığı bu değildir.
Gene aynı bağlamda kitabı incelersek, kitabın 257’inci sayfasının son paragrafında;

“Kasabayı öyle bir şaşırmış buldum ki sokaklardaki amaçsız kalabalıklar arasında yerini yönünü şaşıran aklım gibi, Canan’dan bana kalmış hatıralar da zedelenir diye telaşa kapıldım. Eczanenin vitrinine dizilmiş Japon saatleri, Dr. Narin’in Büyük Karşı Kumpası’nın ve hizmetindeki saatler örgütünün çoktan çöktüğünü hem gerçek hem de simgesel olarak bana ilan etti; çarşı yerine yazılmış sıra sıra dizilip adları yabancı harfler ve kelimelerle yazılmış gazoz, araba, dondurma ve televizyon batileri de buna tüy diki.”

Diyor Orhan Pamuk. Gene aynı sayfanın bir sonraki paragrafında.
“ Canan’ın eski sevgilisini öldürmekle iyi ettiğimi işte bu sıralarda, Dr. Narin’le bir zamanlar çıktığımız tepelerden birine yerleştirilmiş AKBANK ilanına bakarken şaşkın şaşkın düşünmeye başladım. Oğlunu bütün bu kirli görüntüleri görmekten, bütün bu videolar ve harfler arasında susuzluktan boğulmaktan, bu nursuz ışıksız dünyada kör olmaktan kurtarmıştım işte.

Gene 261’inci sayfanın son paragrafında ithal ürünler karşısında tükenen, kaybolan bir zamanların bozuk parası Yeni Hayat Karamelalarının kör olmuş sahibine şunları söyletiyordu Pamuk:

“Batıya satrancı biz öğretmiştik; dünyevi bir şey, bir savaş alanı görünümünde, beyaz ordu ile karanın içimizdeki iyi ile kötünün ruhsal savaşı olarak. Onlar ne yapmıştılar? Vezirimizi kraliçe, filimizi piskopos yapmıştılar; önemli değildi. Ama satrancı kendi akıllarının ve dünyadaki akılcılığın zaferi olarak bize geri vermiştiler. Bugün onların aklıyla kendi hasiyetimizi anlamaya çalışıyor ve bunu uygar olmak zannediyorduk.”

 Pamuk, demir yolu politikasını bırakan devletin, batı çizgi romanları okuyan insanlar Türk çizgi romanları okusun diye batıda geçen Türk kahraman sahibi çizgi romanlar yazıp çizen bir memurun yazdığı bir kitapta sunuyordu kahramanın aradığı yeni hayatı. Doğu ile Batı’nın sentezinden bahsediyordu. Ama kitabın sonunda doğu ile batı sentezi tüm ülkede gerçekleşiyor, her alanda batının emperyalizmi üstün geliyor ve her şey yabancılaşıyor, yabancı kültürün eline geçiyordu. Kitap bu metaforlar ve simgeler eşliğinde her alanda batılılaşmayı batı emperyalizmi altına girmek olarak görmeyi eleştiriyor, demir yollarını bırakıp batıdan ithal otobüslerle kara yolunu kullanan ülkemizin bir otobüsünde de bu yeni hayatı anladığı sırada aradığı meleği görüyor ve bir kazada ölüyor.

Gene burada Orhan PAMUK’u öldüren otobüs batıya gitmektedir ve bu açıdan incelersek batılılaşmaya metaforik bir son çizmiştir Orhan Pamuk. Ve gene evine dönerken arayıştan vazgeçmiş. sıradan bir insan olmayı kabul etmiş yani düzenin çarklarından biri olmayı kafaya koymuştur Osman karakteri ve sonu metaforik bir ölüm olmuştur.

Kitabın diğer bir önemli unsuru olan Melekle de aslında batının güzel görünen yüzü, yani melek görünümlü şeytanı tasvir ediyor okuyucuya. Kahraman hep meleği görmek istiyor ve tüm yolculuklara bu nedenle çıkıyor. Ama sonunda bu melek’in melek yüzlü bir şeytan olduğunu görüyor ve meleği görerek ölüyor. Değişmek için aradığı melek onun sonunu getirirken, Pamuk değişmek için dışarıdan ithal edilen kültürlerin kendi kültürümüzü yok edişini gösteriyor bize. Bir diğer yandan bu melek’in Dante’nin büyük aşkı Beatrice’den esinlenilmiş olması da muhtemel. Dante’nin Yeni Hayat’ında da Beatrice büyük bir yer kaplar ve Dante’nin ünlü eseri İlahi komedya’da bir melek olarak Dante’yi cennette gezdirir.

Kitabın bir diğer unsuruysa Orhan PAMUK’un Kara kitap’la kurmaya başladığı kendi dünyasını bu kitapta da koruyuşudur. Kara Kitap’ın kahramanlarından köşe yazarı Celal Salik bu kitapta da karşımıza çıkar. Gene tam olarak belli olmasa da Kara Kitap’ta geçen Celal Salik’ten destek alan ve bir çeşit darbe harekatı yapmaya hazırlanan insanlar bu kitaptaki Dr. Narin ve adamlarıyla bağlantılı gibidir.     

Çağdaş edebiyatımızın Yaşar Kemal ile birlikte en önemli yazarlarından biri sayılan Nobel Ödüllü Orhan Pamuk bu kitabında da modernist bir yapı içinde, batı ile doğu sentezini, Rönesans dönemi şairi Dane’nin eserlerinde antik yunan kültürüyle, orta çağdan çıkma kilise kültürünü birleştirdiği gibi birleştiriyor ve dünyaya başka bir gözle bakmamızı isteyerek yeni bir hayatı anlatıyor bizlere.

25 Haziran 2008 Çarşamba

HAYAL GÜCÜNÜN İZİNDE: JULES VERNE

Bugün az biraz hayal kurup günlük sıkıntılardan kurtulabiliyosam eğer, bunun en önemli sebeplerinden birisi de okuma hevesimi Jules Verne’in meşhur kitaplarıyla almaya başlamamdır. Okuduğum ilk kitapları, ilkokul sınıflarının o kırık dökük kütüphanelerinden çıkan, çoğu artık okunmayıp sadece sayfalarının çevrilmesinden harap olmuş, köşe bekleyicileriydi. Henüz bırakın Ay’a gitmeyi, temel bilimlerde bile açıklıkların bulunduğu bir dönemde, 1800’lü yıllarda, bugün gerçekleşmesi imkansız olan bi yöntemle de olsa, Ay seyahatini anlatabilmiş Jules Verne, yaşadığı süre boyunca, hakettiklerine pek de kavuşmuş bi insan sayılamazdı. Peki kimdir bu Jules Verne ?
HAYATI



1828’de Fransa’nın Atlantik yakası önemli şehirlerinden olan Nantes’da, avukat Pierre Verne’nin oğlu olarak doğar. Çocukluk döneminde yaptığı yakın çevre sandal gezilerinde, gemilere olan ilgisi, kendini seyahat ve macera hayalleri içine itmektedir. Yatılı olarak okuduğu Petit séminaire de Saint-Donatien’de, Amerikan Donanması için ilk denizaltıyı (USS Alligator) yapmış olan Brutus de Villeroi’den çizim ve matematik öğrenir, ayrıca ileride kitaplarında kullanacağı Latince’yi de gene bu okulda geliştirmiştir. Lise eğitimini tamamladıktan sonra, Paris’e hukuk okumak için gider. 1848 yılında Michel Carré ile birlikte operetler için librettolar hazırlar. İşi ve bu özel uğraşı arasında bir süre yaşamaya devam eden Verne, hep yapmak istediği konuda devam etmek için kolları sıvar. Fakat babası, oğlunun bu ilgisini farkettiğinde, kendisine maddi destek vermeyi keser. Bunun üzerine, hiç hoşlanmadığı bir meslek olan borsacılıkla geçimini sağlamaya başlayan Verne, aynı dönemde Alexandre Dumas ve Victor Hugo ile tanışır, onlardan yazıları ile ilgili tavsiyeler alır. 1857 yılında Honorine de Viane Morel ile evlenir, 1861 yılında Michel Jean Verne isimli oğlu doğar. Daha sonra başına çeşitli belalar açacak olan oğluyla, yaşı ilerledikçe daha sağlıklı bir ilişki kuracaktır.


Yazın dünyasında etkili olmasını sağlayan dönem, yayıncı Pierre-Jules Hetzel ile tanışmasından sonra başlar. Diğer yayıncılar tarafından çok "bilimsel” bulunan balonlar ve Afrika ile ilgili olan çalışmasını, yayıncısının yardımıyla geliştirerek, Balonla Beş Hafta’ yı yazar. Bu başlangıçtan itibaren, Verne’in ölümüne kadar yılda bir veya iki çalışma yayınlanır. Fakat asıl ününü ve zenginliğini, 80 Günde Devrialem eseriyle kazanacaktır.1870 yılında Légion d'honneur alarak şövalye ilan edilir. Unesco Index Translationum’a göre, dünyada en çok dile çevrilmiş beş yazardan biridir ayrıca.



Hayatının son demlerine yaklaşırken, bir gün paranoya hastası yeğeni Gaston tarafından iki yerinden vurulur. Birinci kurşun isabet etmemiştir, ama sol bacağına gelen ikinci kurşun kendisini ömrünün geri kalanı boyunca aksamak zorunda bırakacaktır. 1887 yılında, annesi ve yayıncısı Hetzel’in ölümleriyle derinden etkilenir. 1888 yılında Amiens şehri konsey üyeliğine seçilir, ve nihayet 1905’de diyabet hastalığı sebebiyle hayata gözlerini yumar.
NEDİR BU KADAR ÖNEMLİ OLAN ?
Aslında kendisini en önemli kılan özellik, kitaplarında o dönemde yaşayan insanlar için çok “uçuk” gelecek, televizyon, yüksek hızlı tren, sonsuz işlem yapan hesap makineleri ve dünya çapında iletişim ağı gibi icatlardan, sanki varolduğunu biliyomuş gibi bahsetmesidir. Tarihin bu noktasından bakıldığında, döneminin bilim adamlarının bile önüne geçmiş, alay edilme pahasına bu yeni hayallerinden bahsederek, belki de bugün yaşadığımız dünyanın temellerini atmıştır. “İnsan hayal edebildiği kadar vardır.” sözü, bence bu yazarı anlatmak için gayet uygun. Hayal etmeyi bi an olsun unutursanız eğer, en yakın Jules Verne kitabı imdadınıza koşacaktır.
Meraklısına Dipnot: Anadolu'da geçen macera romanı için: Kéraban-le-têtu
 
Designed By OddThemes & Distributd By Blogger Templates