SON DAKİKA
Dizi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dizi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Aralık 2009 Cuma

EZEL: Bir İntikam Masalı İncelemesi





Nereden başlamalı bilemedim... Ne zaman düzenli yazmaya karar versem araya bir çok şey giriyor ve ben gene ara vermiş oluyorum doğal olarak. Aslında yoğun bir mesainin ortasındayım ya gene de bir yorum üstüne bir şeyler karalayayım dedim. Bu seferki konumuz son dönemin en popüler dizisi EZEL üstüne kısa bir değerlendirme olacak.


Ay Yapımla ilgili bundan önce epey bir şeyler karaladığım zaman emin adımlarla ilerleyen bir şirket olduğundan bahsetmişim. O zamandan bu yana bir diziyi bitirip (Dudaktan Kalbe) yerine iki dizi (Ezel ve Samanyolu) başlattılar. Eskiden kalan iki dizileri de aynı hızıyla yoluna devam ediyor. İşte bu başlattıkları iki diziden biride Ezel'di. 


Aslında daha başlamadan evvel bu dizi de bir şeyler var demiştim kendi kendime. Sonra ilk bölümü izler izlemez evet dedim bu dizi tutacaktır. Bu kanıya varmamın belirli başlı sebepleri vardı.





Birinci sebebi basitti: Kenan İmirzalıoğlu. Şimdi diyeceksiniz neden? Bu adamın belirli bir izleyici kitlesi var. Şu ana kadar hangi dizide oynadıysa reyting sıkıntısı çekmeden dizi kendini tüketmeden bitmedi. Üstelik bir süredir ekrandan da sinemadan da uzak oluşu yüzünden izleyicisi onu özlemişti. Bu yüzden Kenan İmirzalıoğlu hem rol için hem de ekran için iyi bir seçimdi. İşin gerçeği bu rolü Kenan İmirzalıoğlu dışında türkiyede kim oynar diye sorsalar sanırım verebileceğim bir cevap az çok olmazdı. Belki Özcan Deniz olabilirdi ki onun izleyici kitlesi Kenan'ınki kadar çok değildi.




İkinci sebebiyse prodüksiyondu: Dizi için çok para harcandığı bir çok kişinin olmak istediği yerleri olanca kalitesiyle gösteriyordu dizi. İzleyen kişilerin erkek kesimi ki bu epey bir kısmını alıyor kendini Ezel'in yerine koyuyordu. Herkes yaşadığı son aşk acısını, aldatılma, ihanet hikayesini Ezel gibi çözmek isterdi sanırım ama elbette Ezel'in bir bölümde de dediği gibi ki şu an unutsam da bu söz başka bir  yazara aitti: "Hepimiz kendimizi romanların baş kahramanları sanıyoruz, oysaki bizim hayatlarımız o kadar önemli değil." Ama buna rağmen izleyiciler Ezel'in yaşadığı yerlerde yaşamak, arabalara binmek istiyor muydu istiyordu. 


AMAAAA! bu dizinin en büyük handikabı ev hanımları için çok da ilgi çekici bir dizi olmayışıydı. Daha çok erkekler üstüne kurulu bir hikayeydi ki bunun örneğini Bıçak Sırtında görmüştük ne kadar kaliteli olsa da Reyting açısından iç açıcı olmuyordu. İşte burada üçüncü sebep işin içine girdi:


Üçüncü sebep başarılı hikaye dağılımıydı. Hikaye içinde aşkının ve arkadaşları tarafından kaybedilmenin acısını yaşayan bir karakterin, yani Ezel'in intikam hikayesini izliyorduk. Ama bunun yanında hem dizinin 90 dakikalık serüvenini daha izlenir kılıp araya bol bol müzikli sahneler koymamak için düşünülmüş flashback/geriye dönüş'ler hem bize daha Ev hanımlarına uygun bir hikaye sunuyordu. Anne oğul ilişkisi, Aşk ilişkisi ve yanında ilerleyen asıl hikayeyi de etkileyen ve pek bir sevilen entrikalar. İlerleyen bölümlerde bu flashback'ler azalsa da Ezel ile Annesi arasındaki ilişkinin, kardeşi arasındaki ilişkinin işlenişi bu tip ev hanımı seyircileri de diziye çekti.


Ama bunca şey dizinin tutması için yeterliydi de bu diziyi bu kadar popüler kılan kısmı bu değildi. Hikayesi bakımından Monte Kristo kontundan olanca imkanlarıyla esinlenmiş bir hikaye aslında kötü bir dizi olsaydı şöyle yorumlanıp geçilirdi: "Çakma Monte Kristo kontu. Kitabın için etmişler..."







Bu dizi öyle olmadı. Neden mi? Çünkü hikayeyi iyi tahlil etmiş bir yazar grubuna sahip oldukları açıktı. Senaryoyu yapı-bozuma uğratan ekip: Hikayeyi  günümüzde genç izleyici kitlesinin tercih ettiği amerikan dizileriyle harmanlayıp gelecek-geçmiş ilişkisiyle olanca tadıyla verdiler. Ve araya güzel detaylar ekleyerek daha üst seviye olarak adlandırılabilecek izleyiciyi de katharsise uğratan bir dizi yarattılar. Örnek vermek gerekirse kötü bir karakterin dizinin ilerleyen bölümlerde iyilerin tarafından çıkması veyahut arka planda kalmış bir güvenlik şefinin ölüm hikayesinin bir süre sonra ölen adamın oğluyla yeniden gün yüzüne çıkması gibi. İzleyiciyi oldukça başarılı şekilde ters köşeye yatırmayı bilen bir dizi yapmışlardı. Bir diğer nedense prodüksiyondu. Üstte de bahsettiğim gibi diziye çok para harcamışlardı. Bunun yanında iyi bir casting de kurmuş ekip. Rolüne o kadar uygun ve uyumlu oyuncular seçilmiş ki ve gene bu oyuncular gerçekten o kadar iyi oyuncular ki izleyici dizinin içine hemen çekiyorlar.


Diziyle ilgili belki daha söylenecek çok söz çok fazla şey vardır elbette ama ben daha çok dizinin küçük bir değerlendirmesini ve neden bu kadar popüler olduğuyla ilgili az çok bir değerlendirme yapmak istedim. 

14 Temmuz 2009 Salı

Anime dediğin nedir ki, üç beş çizgi! | Naruto Üzerine

Naruto Serisi

Ön sıra Sol baştan (Sakura, Naruto, Sasuke)
Arka Sıra (Kakashi Sensei, Iruka Sensei) 

Animelerle sıkı fıkı bir ilişkim olduğunu söylemem doğru olmaz. Ne Manga okumuşluğum vardır şu ömrü hayatımda, ne de Anime'leri üçer beşer izlemişliğim. Vakti zamanında Death Note adlı anime serisini bir final dönemi öncesi sırf senaryosunun güzelliğine izlemiş, daha sonraları aslında bir anime olup olmadığı bile tartışılan Amerikan menşeili Avatar The Last Airbender'ı izledim o kadar. Bir kaç bölümlük de Fullmetal Alchemist maceram olmadı değil. O yüzden bugün burada bir anime üzerine bir şeyler yazarken baştan bir hatam olursa af dilerim Anime severlerden. Çünkü burada Naruto adlı anime serisini salt bir animeden çok bir dizi olarak ele alacak ve üstüne düşündüklerimi notlarımı yazacağım. Bu kadar sözden sonra 3 - 2 - 1 diyerek başlayalım...


İyi'nin ve Kötünün Son Bulmayan Savaşı

İyi ve Kötü, ahlaki iki kavram. Birbirine zıt, birbirlerini doğuran bu iki kavram şu edebiyat tarihinde (Daha da geriye gidersek mitolojik öykülerde sürekli karşımıza çıka çıka bitmediler. En son zamanımızın en bi' popüler dizisi Lost'u da bu yönde giderken gördük. Aslında basit bir senaryo mantığından ibaret her şey. Birbirlerine zıt bu iki kavramın yarattığı çatışma her zaman için ilgi çekici olmuştur ve bir de iyi işleyen ellerin arasında müthiş eserlere dönüşebilmişlerdir. Ama başarısız ellerde beş para etmeyecekleri de aşikardır...

Bugünki iyi kötü hikayemiz'in başrolünde Naruto var. Kısaca hikayesine baktığımızda zaman ve mekan kavramı pek bizimle aynı olmayan bir fantastik dünyada yaşayan ninjaların hikayesi Naruto. Saklı (Hidden) ninja köylerinin zaman zaman birbirleriyle üstünlük hikayelerini zaman zamansa daha büyük kötülerin aslında çok aşina olduğumuz daha fazla güç isteğini veyahut nefretini anlatan bir öykü.

Hikayemizin baş kahramanı Naruto, 12 yaşında (Olmalıydı tam da emin değilim dizi başladığındaki yaşından) küçük bir ninja adayı. Tabi Naruto'yu ilgi çekici yapan -belki tam manasıyla bir karakter yapmasa da güçlü bir tip yapan- yan özellikleri de mevcut. Bu yan özelliklere girmeden önce Ninja Dünyamız'da bir 12 yıl kadar geriye giderek daha dizinin ilk bölümünden bize sunulan küçük bir bilgiyle devam edelim.

Vakti zamanında Konoha'nın (Gizli Yaprak Köyü) başında büyük bir dert varmış. Bir çeşit doğal afet gibi görülen ve Japoncada Kyubi (9 kuyruk manasına geliyor. Çünkü bu doğal afet saydıkları yaratığık 9 kuyruklu şeytan tilki oluyor) ismiyle anılan bir tilki tarafından köy yerle bir edilmekteymiş. Elbette köyün koruyucaları -ki aslında ülkenin de koruyucuları oluyorlar- shinobiler (yani türkçe mealiyle ninjalarımız) Kyubi'ye karşı savaş verseler de çok başarılı olamamışlar. Bu devasa güçteki yaratık karşısında bir çok insan hayatını kaybetmiş. Fakat birgün Naruto dünyasında genelde hikayesi sır olsa da Efsane Hokage olarak anılan -Hokage Gizli Yaprak Köyünün lideri olan ninjanın ünvanı oluyor- Yondaime Hokage (Yani Dördüncü Hokage) tarafından kendi hayatı pahasına mühürlenerek saf dışı bırakılmış. Ve Kyubi'nin mühürlendiği yerse bir çocuğun; yani bizim baş karakterimiz Naruto'nun bedeninden başkası değilmiş.

Aslında hiçbir suçu olmasa da yıllarca köye büyük zararlar veren bu Kyubi korkusu Gizli Yaprak Köyü sakinlerini o kadar nefretle doldurmuşlar ki bizim küçük Naruto'muz bu yüzden yalnız bir çocukluk geçirmeye mahkum olmuş. İşte bizim ana hatlarıyla hikayemizin temelini oluşturan bu yalnızlığı yıkmak için canla başla çalışan ve kendi sözleriyle "Bir gün Hokage olacağım" diye uğraşan Naruto ve Naruto'nun dostlarının hikayesinden başkası değil. 

Hikaye ile ilgili daha çok şey anlatmak istesem de bundan sonrası büyük oranda spoiler sayılacağından bu kadarıyla yetinerek yazıma devam edeceğim.

Naruto - Bu Benim Ninja Yolum

Naruto (Sarı Saçlı Olan) ve En büyük Dostu/Düşmanı Sasuke

Naruto'yu bu kadar çok sevdiren ve izlettiren şey sadece kurulu dünyanın sağlam bir hikayeye sağlam olmasından ibaret değil elbette. İlerledikçe karşımıza Naruto dünyası ile ilgili bir çok sır ve gerçek ortaya çıkıp bizi bu dünyaya daha bir bağlasa da aslında olay Naruto ve Naruto'nun en yakın arkadaşı olan Sasuke'nin karakter değişimleri ve gelişmesinin hikayesi. 

Biri insanlarla sonunda bağ kurarak yalnızlığından kurtulmuş olan ve içinde çok büyük bir güç barındırsa da bir miktar amiyane tabiriyle salaklığı yüzünden hep ezilen küçük görülen Naruto; diğer ise tüm ailesi ve klanı bir kişi tarafından katledilerek yalnızlığa mahkum edilen ama doğuştan gelen güçleri sayesinde (Sharingan gözleri) oldukça güçlü ve ailesini öldüren kişiden intikam olmak isteyen Sasuke. İşte bu iki kahramanın zaman içindeki gelişimleri, Naruto'nun kendini kanıtlama çabası, Sasuke'ninse intikam hırsıyla dolu ruhunun kendini her daim güçsüz görmesi tabanında ilerleyen hikaye zaman zaman biraz fazla boş bölümlere sahip olsa da sırf Naruto için bile izlenebilecek bir diziyi ortaya çıkarıyor. Evet sırf Naruto için izlenebilecek kıvamda bir dizi çünkü özellikle ilk seride (Naruto adlı anime ilk seri, Naruto Shippuuden ise ikinci seri oluyor) kimseye kendini kabul ettiremeyen Naruto'nun güçlenerek kendini küçük gören kişileri bir bir yenmesi özellikle zaman zaman büyük bir gaz veriyor izleyiciye. Ve özellikle Naruto'nun yılmadan savaş vermeye devam etmesi, her şeye rağmen savaşması da oldukça motive edici insanı.

Hakkında daha da uzun daha da çok şeyler yazılabilecek olsa da seriyi animesi üstünden takip etmemden dolayı ve tüm bölümlerini bitirip yenileri beklemekte olduğumdan dolayı söyleyeceklerim bu kadarla kalıyor. Özetle sıkı bir dizi Naruto, izlemesi zevkli zaman zaman güldüren, bazen kabul etmek gerekirse duygulandıran ve bunun yanında sıkı savaş bölümleri sunan (Bir savaş yaklaşık 10 bölüm sürebiliyor mesela, her detayı, her karakter değişimini izleyebiliyoruz bu yüzden) ve izlenmesi tavsiye edilen bir dizi Naruto. 

Belki bölümler ilerledikçe hakkında söyleceklerim de anlatacaklarım da fazlalaşacaktır ama şimdilik benden bu kadar. Umarım dikkatinizi çekmiş ve son zamanlarda sevdiğim nadir şeylerden olan bu diziyi sizin de aklınızın bir yerine not etmişimdir. 

Esen Kalın...


Naruto Shippuden (Artık Naruto ilk halinden biraz daha büyük)

Sol Baştan (Ino, Sasuke, Sakura, Choji, Lee (Eğili Duran), Tenten, Neji, Naruto, Shikamaru, Temari, Gara, Kankuro, Shino, Kiba ve Köpeği Akamaru, Hinata)





21 Şubat 2009 Cumartesi

Ne De Güzel Kötüsün Sen Sylar!


Son zamanlarda (dönem arası tatilinde) boş vakit bollu ğundan Heroes'u tekrar izlemeye başladım. 2. Sezonun o inanılmaz boğuculuğuyla bırakma kararı verip kötü açılan 3. sezonla kararımı kesinleştirmiştim aslında ama vakit bol olunca izledim 3. sezonu.

Biraz daha düzelmiş gibi geldi gözüme dizi. Lakin çıktıkları yerdeler mi merak içindeyim. Yani bu dizi başlarken newyork patlayacaktı, derken dünya patlar oldu, derken x-men'e bağladılar. To be continued olsa da aslında bu dizi arada bir devam etmeyi bırakıp yeni baştan bir konuya sarıyor. Ama her şey bir yana tek bir şey bu dizide istikrarlı ilerliyor. SYLAR!

Diziinin baş kötüsü, en kötüsü Sylar gerek hikayesinin ilginç oluşundan, gerekse dizinin baş karakteri olan ve iyilikten ölecek olan Peter Petrelli'nin salak oluşundan ve sonunda bunu da yapıp güzelim güçlerini bok yoluna ittiğinden dizinin yeni başrolü olmaya aday duruyor. Bir dönem iyi olma yoluna giren (Ki gelecekte iyiydi bakalım gene iyi olacak mı?) sonrasında ben böyle güzelim diyen Sylar her bakımdan dizinin en güzel karakteri. Merak edilen bir geçmişi, kendi içinde stabil ama sürekli çatışmalar içindeki karakteri ve önlenemez gücüyle bir anti-kahraman Sylar ve bana kalırsa Heroes'u artık izlemenin tek nedeni olabilir. İyi de oynuyor.

Gelelim kısa kısa bir kaç noktaya. Ulan bu Peter geçen sene bir sevgili yaptı sonra onu kaybetti, onu kurtarmak için yollara düştü kızı unuttu. Bizim Hiro geçmişe gitti geldi sonra güçlerini kaybetti. Bu dizide bir devamlılık sorunu var. Baktılar konu olmadı karakter ölüyor ya da başına bir iş geliyor. Böyle de gerçek hayatmış tadında simültane senaryo yazan bir ekibi var. Olsun varsın bütün abukluklarına rağmen izlemesi kolay ve zevkli bir dizi heroes. Dediğim gibi sırf Sylar için bile izlenebilir.

Neden mi yazdım bunları. Boş verin. Aklıma geldi, Sylar'ı övmek istedim diyelim. Gülelim eğlenelim...

28 Ekim 2008 Salı

Dizi Dizi 11ler...

Gregory House (Takımın Beyni)

Bu yaz o kadar çok boş vaktim vardı ki o sıralar Ntv Football Manager (Diğer adıyla football tycoon) oyununa sarmıştım. O sırada oynayan her arkadaşım oyundaki Türkiye Ligindeki topçulardan türetilmiş manasız futbolcu isimlerini (Ercoln diye bir isim görmüşlüğüm var mesela benim) kendilerine göre düzeltiyorlardı. Ben de ne yapayım diye isimleri düşünürken o sıralar izlediğim yabancı dizilerin oyuncuları geldi aklıma. Dur bakalım dedim, bir takım kurarsak bunlardan nasıl olur. İşte ortaya şöyle bir sonuç çıkıverdi...

Sistem olarak 4 - 4 - 2 klasik sistemiyle oynuyordum bu arada...

Kaleci: Hugo Reyes/Hurley (Lost): Bizim mahalle maçlarından bir alışkanlıktır bu. Kim ki en şişkodur efendim o adam ya defansta takılır (Takımın iyi bir kalecisi varsa eğer) ya da kaleye geçer paşa paşa gollerin yer. Ben de bu  küçüklükten kalma ilkel duygularla bizim kilolu Hurley'i kaleye koydum.

Sağ Bek: Dexter Morgan (Dexter): Sürekli kimliğini gizleme sürecin de oluşuyla savunma yönü gelişmiş bir kardeşimiz olan Dexter aynı zaman da ani cinayetler yani ani goller atabilir diye sağ kanatımın vazgeçilmezi olmuştur.

Stoper: Mr Eko (Lost) Özellikleri açısında hiç bakmadım olaya. Kendisi hem kalıplı hem de renk olarak siyahi bir arkadaş. Gelen adamların gözü korkar diye düşündüm. Ayrıca kodumu oturtan da bi' abimiz kendisi...

Stoper: John Locke (Lost) Buraya gelme sebebi sadece Mr Eko'dur. Kendisine olan saygısı ve uyumu göz önüne alınarak defansta Mr. Eko'nun ekürisi olmuştur. Ayrıca ara sıra fena çıkışlar yapar o kel kafasıyla golü de koklar John Locke

Sol Bek: Sayid Jarrah (Lost): O kadar Amerika saldırısına direndi iki rakibe mi direnmez mantığıyla bu mevkiyi verdim ona. Arada istemediğim uygulamalarla top aldığı da oluyor rakipten ama değer Sayid'e...

Sağ Kanat: Dean Winchester (Supernatural): Kendisi oldukça hareketli ve hırçındır. Atağa çıkar, iyi savunma yapar ruhları kovar gibi rakibi kovar. Ayrıca karşı kanadında da çok bi' yakını kardeşi vardır.

Sol Kanat: Sam Winchester (Supernatural): Abisi gibi çok ani değişikliklere sahip olmasa da kontrollü oynar, Şeytan vergisi güçleriyle ara sıra atılmazı atar (Bu özelliğiyle Trabzon karşısındaki Arda gibidir) 

Orta İkili (Takımın Beyinleri)

1) Benjamin Lünus (Lost): Takımdaki her oyuncuya sözünü dinletmesi bir yana hep bir planı vardır. Olunmazı oldurtur maçta on sıfır geride bile olsalar takımı alıp sahadan bir anda kaybolur maç tatil edilir. Çok enteresan bir adamdır çoook...

2) Dr. Gregory House (House MD.): Bir destandır Gregory House. Rakibi çözer zayıf noktalarını ne eder bulur ve rakibin üstüne takımını yollar. Pasları öyle müthiş yerlere gider ki takımını ölümden döndürür. Ama biraz uyumsuzdur maçın ortasında çekip gidebilir. Yıldız kaprisidir, dayanmak gerekir.

İleri İkili (Gol Silahlarım)

1) Micheal Scolfield (Prison Break): Adam hapishaneden çıkacak delik bulmuş topu sokacak deliği de elbet bulur mantığıyla vazgeçilmez forvetimdir.

2) Peter Petrelli (Heroes): Bazen tam bir yetenek özürlü olsa da parladı mı fena parlar. Topa Hagi misali falso verip kaleye sokar. Ama devamlılığı yoktur, bu yüzden yedeğinde hırçın golcüm Sawyer hep bekler...

Yedek ekibim de hiç fena değildi... 

Takımın Beyni olarak yedek kadromda biraz duygusal takılsa da etkili bir silah olarak Jack Shepard (Lost) ve gizli işlerin adamı Rober Hawkins (Jericho)... 

Görev adamı olarak her yerde oynar mantığıyla yani joker olarak Jack Bauer (24) 

Gol yollarında etkili ama biraz hırçın olan Sawyer (Lost) ve akıllı uslu ama çok yetenekli olmayan Jake Green (Jericho)

Defansta olası bir Mr Eko sakatlanmasına karşı Lincoln Burrows (Prison Break) 

Ve kaleci olarak da zamanı bile durduran Hiro Nakamura (Heroes)

Vallahi şimdilerde bıraktım takmımı ama görünce kadroyu bir halı saha maçı yapmak geçti içimden. Bir kaç eklemeyle iki takımı tamamlar baklavasına güzel bir maç döndürebilirmişiz...

Yedek Forvet: Jake Green

21 Ekim 2008 Salı

Avrupa Yakasının Değişen Yüzü

Geçmişten Bir Hatıra ile Başlayalım


Üç sezon önceye kadar gayet randımanlı giden bir diziydi Avrupa Yakası. Öyle reyting listelerini sallaması filan söz konusu olmasa da özellikle genç kuşak (Üniversite, lise) arasında modaydı, fanları vardı. Hatta yamulmuyorsam o vakitler yapılan bir ankette Aliye adlı dizi ev kadınları arasında, Avrupa Yakası üniversite oğrencileri arasında Kurtlar Vadisi de erkekler arasında en popüler dizi çıkmıştı. 

Ben de o vakitler seve seve izlerdim Avrupa Yakası'nı. Aslında ilk iki sezonun neredeyse çoğu bölümünü dizinin ikinci sezonu sırasında öğle kuşağında izlemiştim. Dershaneye gitme saatime yakın bir saatte olduğu için yemeğimi yer, diziyi izler çıkardım evden. O zaman "Ulan komik diziymiş vesselam" diyerek sarmıştım diziye. Belki fanatiği değildim; Volkan maymun terinden kadınları tavlama parfümü yaptı diye taklit etmeye kalkmıyordum ama izliyordum işte. 


Sonra 3. sezonuyla birlikte düzenli gününde izlemeye başladım diziyi. O vakitler diziye bomba gibi takviyeler yapılmıştı. Bir kere Engin Günaydın müthiş bir oyunculukla Burhan Altıntop karakterine hayat vermiş bizi bizden almıştı. Sonra Rutkay Aziz de oldukça komik, oldukça etkileyiciydi. Zaten eski kadronun gücüne bu yeniler eklenince işler iyiden iyiye güzel bir yere gidiyordu. Ama her güzel şeyin bir sonu olduğu gibi Avrupa Yakası zirve yaptığı 3. Sezonunda iç çatışmalar sorunlar derken dizinin önemli üç elemanını kaybetti. Ata Demirer (Volkan), Bülent Polat (Şesu), Evrim Akın (Selin) 


İşin aslı dizi belki de o sezon bitmeliydi. Çünkü bu kan kayıplarını kapatmak için diziye bol bol takviye yapıldı. Bir sezon öncenin konuk oyuncusu Peker Açıkalın o bölümdeki karakteriyle diziye girerken, Yiğen kategorisinden Hasibe Eren ile Tolga Çevik dahil oldu diziye. İşin gerçeği şöyle bir bakınca kadro hiç de fena değildi gene. Ama sorun şuyduki Gülse Birsel'in üç sene içinde oturttuğu tüm hikaye darmadağın olmuş dizi bambaşka bir diziye dönüşmüştü. Artık bir kardeş çatışması yoktu. Bir süre Gülse Birsel bunu Sacit ile Aslı arasında denedi ama tutmadı. Sonra dizinin özünde bulunan sonradan görme zengin komikliğinin o ince detaylarını sağlayan en önemli karakterlerden biri Selin ve aitlik sorunu çeken bir karakter olan Şesu gitmişti. Yani aslında Avrupa Yakası'nı Avrupa Yakası yapan bu tip şeyler artık yoktu. 


Gelelim yeni gelenlere. Belki daha mantıklı seçimler yapılarak en azından dizinin akışı değiştirilebilirdi. Ama Gülse Birsel sanki oyuncu değişikliği yapmış gibiydi. Çatışma yaşadığı kardeş Volkan yerine çatışma yaşanan kuzen Sacit gelmişti. Köyden indim şehire ofis boy Şesu'nun yerini Köyden indim şehire bir de anadolu rakçı oldum Tanrıverdi almıştı. Selin gibi belki en çok yeri dolması gereken bir karakterin yerineyse çok silik bir tiplemeyle uyumsuz bir Makbule getirilmişti. Elbette bir de böyle bir diziye hangi akılla sokulduğu bilinmeyen başlarda Orhan Oğuz'un Kara Kentin Çocukları'nda canlandırdığı karakterine benzeyen bir karakterle ortaya çıkan Peker Açıkalın vardı. Belki o filmdeki karakterin bu komikleştirilmiş hali daha iyiydi ya sonra işler reyting dalgasına, magazin ayağında popülaritenin getirdiği olmamışlıklarla ortalarda dans eden, "Yoksa beni beğen miyor musun?" diye gezen bir Gaffur karakterine döndü. Zaten karakterler o kadar oturmamış o kadar amaçsızdılar ki dizi içinde sadece takılıyorlardı. 

Örnek gerekirse: Volkan'ın amaçları vardı. Muhallebeci olmak istemeyen kaset yapmak isteyen biriydi. Bunun için çevirmediği dolap girmediği kılık kalmamıştı. Sonra aşık olduğu bir kız vardı. Onun için uğraş veriyordu. Fakat dönüp "Volkan'ın muadili" Sacit'e bakalım: İstanbul'a gelmiş ve muhallebicinin başına geçmişti. Tek derdi kavga edememesiydi. Eh böyle bir dertle de bir yere varamadı. Tanrıverdi'yi hadi olmamış bir aşk hikayesi içine gömdüler yuttuk diyelim ama Şesu'nun gerçekliği yoktu onda da . Şesu'nun Kız tavlama, ortam yapma hikayeleri hala gözümün önünden gitmiyor. Her şeyden vazgeçip Türkü Bar'a gidişini düşündükçe gülüyorum. Sonra Selin'in saçma işleri... Makbule bunlardan hiçbirini yapmıyordu.

Hal böyle olunca bir sezon önceden diziye oturmuş sevilmiş karakter Burhan'a yük bindikçe bindi. Engin Günaydın da ne yapsın, baktı işler yürümüyor yazılmamış hikayelerle komiklik isteniyor ondan abartıya başladı. Kendisi başlı başına bir tip, bir karakter olan Burhan Altıntop; bir sezon içinde Kramer ile George Costanzas kırmasına dönüşmüştü. Artık Şesu da yoktu karşısında Şesu yerine bir süre Tanrıverdi konulmaya çalışıldı ama tutmadı. Yani her şey tepetaklak olmuştu işte. 

Beşinci Sezonu da çekme kararı alınca dizi bu sefer başka bir iyi oyuncu Binnur Kaya dahil edildi diziye. Ben şahsen Binnur Kaya'nın oyunculuğuna hastayımdır efendim. Ama bu diziye öyle eklektik bir şekilde sokulmuş ki öyle olmamış bir tipe sahip ki olmamış işte yahu. O komik kadın beni güldürmez oldu. Hani daha öküzce bir dille "Yeminlen Tiksindim kadından" Sonra Gürgen Öz denendi tutmadı. Tutmadı da tutmadı işte. 

Ve bakıldı ki olmuyor bu sezonla birlikte Ata Demirer geri getirildi. Evet Ata'nın dönüşü Gülse'nin kalemine de yansıdı. Zaten karakteri geçmişi ve hikayeleri olan Volkan karakteri bana kalırsa dizide hala aksamadan ilerleyen tek hikaye. Aile sorunları, muhallebici sorunları ve Volkan'ın hayalleri hala komik ve eğlenceli. Ama kabul etmek gerekir ki eksik. Bir Selin olmadan olmuyor. Şimdi bir çok kişi Volkan'ın dönüşüyle diziyi izlemeye döndü çevremde. Ben de son iki sezonunu bölük pörçük parçalar halinde neredeyse hiç izlememiş biri olarak artık daha çok izliyorum diziyi. Ama dedim ya bir tek Volkan ve hikayelerine gülüyorum. Biraz da Binnur Kaya'nın yeni tiplemesine. Yaşlı Hala tipi...

Gelelim neden bu kadar uzun şeyler yazdığıma. Bir şey tutunca diye sonuna kadar kullanmak ticaretin üsluplarından biridir. Sinan Çetin'in de nasıl bir tüccar olduğu ortada olunca bu proje belki Türk tarihinin en başarılı komedi dizilerinden biri olarak kalacakken şimdilerde sıradan bir diziye döndü. Aynı hatayı Bir Demet Tiyatro ile Yılmaz Erdoğan da yaptı ama o erken farkına varıp projeyi bitirdi. Ben Gülse Birsel'in yerinde olsaydım çoktan diziyi bitirir elimdeki ekiple yeni bir projeye başlardım. Ne bileyim Friends'de olduğu gibi bir karakterin dizisini yazardım. Hem işler bu kadar karışmaz bir elit/zengin kesim taşlaması olan dizi, mahalle karısı komedisine, farsa dönmezdi hem de belki de Avrupa Yakası'ndan bile iyi bir dizi çıkardı ortaya. Ne diyelim bari sezon bitmeden Şesu ile Selin de dönsün de azıcık daha tatlansın dizi. Fazlasını beklemiyorum.

Bu arada bu konuyla alakasız son bir not da Çocuklar Duymasın'dan. Tıpkı Avrupa Yakası gibi iyi başlayıp kötü biten bir dizi olan Çocuklar Duymasın da yeniden çekiliyormuş. Etmeyin eylemeyin diyeceğim dinleyen olmayacak. Zira o dizinin tekrarları hala bile reyting alıyor, hala izleniyor. Para güzel şey olunca da yeniden çekiliyor...


Son sezondan bir fotoğrafla bitirelim

13 Ekim 2008 Pazartesi

Burhan Altintop vs Burhan Altintop

Eski Burhan Altıntop'tan Bir Fotoğrafla Başlayalım


Çok boş vaktim yok hayır  Ama bu kıyaslamayı uzun süredir bir çok kere Avrupa Yakası dizisinde Burhan'a bayılıyorum abiii (devam eder bu iii)  muhabbeti esnasında yaptım, bari buraya da aktarayım dedim. Hem de Messi vs Ronaldo ile başlayan vs'ler serisinin ikinci adımını atmış bulunuyorum. 

Biliyorsunuz Engin Günaydın Avrupa Yakasına 3. Sezonun'da girmişti (O zamanlar kadroda Ata Demirer, Evrim Akın, Bülent Polat vardı) Şu an Avrupa Yakası 6. Sezonunda (Ata geri döndü, Evrim ile Bülent çok uzaktalar. Kubilaylay da gitti Hümeyra da...) Ve evet diziye ilk girdiği zaman daha geri planda ve daha gerçekçi bir karakter olarak karşımıza çıkan Burhan Altıntop geçen üç sene içinde, dizi kan kaybettikçe dizide öne çıktı, öne çıktıkça da eski halinden eser kalmadı. Bu yeni hali birileri tarafından sevilse de ben sevemedim, diziyi izlemeyeli de çok oldu (Kabul etmeliyim Ata Demirer dönünce baktım yeni bölümlere)

Neyse daha  uzatmadan kıyaslamaya başlayalım.

  • Eski Burhan Altıntop kötü niyetli bir köylü kurnazıyken ve bu özellikleriyle güldürürken, Yeni Burhan Altıntop sadece köylü kurnazıdır. Bir niyet güdemeyecek kadar güdüktür 
  • Eski Burhan Altıntop'un bir cinsel yaşantısı, tutkuları, hırsları varken Yeni Burhan Altıntop Seinfield'in Kramer'ı gibidir, boşa yaşar boş yaşar. Cinsellik de hırslar da ikinci plandadır. Kişisel saçma bencillikleri ya da tutkuları onun her şeyidir.
  • Eski Burhan Altıntop Şehsuvar'a gerçek manada takıntılıdır, Yeni Burhan Altıntop Tanrıverdi'ye satanist de dese aslında pek de öyle takıntılı değildir.
  • Eski Burhan Altıntop daha kapalı bir karakterdir. Biz onun evini görmeyiz hayalimizde yaşatırız. Yeni Burhan Altıntop'un ıncığını cıncığını biliriz üstelik de beklediğimizden daha da abartılı ve gerçek dışı buluruz.
  • Eski Burhan Altıntop sosyeteye girmeye çabalar, Yeni Burhan Altıntop'un çevresinde gireceği bir sosyete kalmadığından Sütçüoğluna yaranır.
  • Eski Burhan Altıntop'tan nefret eden çoktur. Kubilaylay, Cem ve diğerleri... Yeni Burhan Altıntop'a ise millet güler, acır...
  • Eski Burhan Altıntop daha gerçekçidir, daha gerçektir. Gerçek bir karakterdir, iyi bir gözlem eseridir hayattandır. Yeni Burhan Altıntop şaka tadındadır, Gülse Birsel'in bize yaptığı bir eşek şakasıdır.
  • Eski Burhan Altıntop dizinin tek konusu değildir, yan konusudur ama vurucu anlarda girip çıkar, Yeni Burhan Altıntop her an sahnededir. Kramer gibi çat kapı arkasında çat önündedir. 
Sonuç olarak: 
“Eski Burhan Altıntop mahallenin sakar herkesin güldüğü çocuğuyken, Yeni Burhan Altıntop  ise komşu camını kırarak komik olmaya çalışan sevilmeyen veledidir. Bu yüzden eskisi daha güzel daha çekicidir, yenisiyse itici, sinir bozucudur... „
Zenith

Diyerek yazımızı sonlandıralım. Esen kalın sevgili okurlar... Bir başka V ve S de birlikte olmak üzere...



Yeni Burhan Altıntop'tan Bir Fotoğrafla Sonlandıralım

9 Ekim 2008 Perşembe

Televizyon Yapımları ve Ay Yapım Üzerine

Aslında bundan önce de yazılarım oldu diziler üzerine. Ama genelde yabancı diziler üstüne bir şeyler karaladım. Unutmadan bir de Bizim Evin Halleri vardı :) Neyse şimdi burada dizilerin gidişatı filan üstüne bir şeyler yazmayı düşünmüyorum. Ya da dizilerdeki sanattan. Zira diziler birer meta ürünü birer reklam parçasıdırlar ve çabuk tüketilen şeylerdir. Yani aslında kaba bir hesapla alışveriş merkezinden bir çikolata almakla televizyonda bir dizi izlemek aynı şeydir. Çikolatanın tadı güzeldir, ağzımızı tatlandırır, diziler bizi eğlendirir ruhumuzu güzelleştirir :) Neyse demek istediğimi anlatabildim sanırım. 

Türkiye'de dizi piyasası son yıllarda altın çağını yaşıyor. Televizyon kanallarının hafta içi her gün iki dizi yayınlaması yetmiyor artık, yedi güne çıktılar. Gündüz dizileri ya da daha doğru bir adlandırmayla pembe diziler de televizyonlarımızın gündüz ekranlarını dolduruyor. Yani akıllı uslu bir hesapla eğer dizileri takip eden biriyseniz bir süre sonra dünyanız sadece dizi olabiliyor. 

Gündüzleri 15.30'dan 18.30 a kadar gündüz dizilerini, akşam 20.00 dan 24.00'a kadar da prime time dizilerinden seçtiği ikisini izleyen biri gününün yaklaşık  7 saatini dizilere vermiş durumda. Hal böyleyken hepimizin hayatına bir köşesinden sıkışıyor diziler. En izlemiyorum diyenler bile en azından adlarını biliyor, kadrosundaki oyuncuları sayabiliyor. 

Neden mi? Dizilerin kendisine birer meta ürünü derken onların kapitalizmin gerçek bir parçası olduğunu söylemiştim. Onların reklamları da en az bir çikolata, kola reklamı kadar çokca gözlemleniyor televizyonlarda. Yani diziler hayatımızın ortasındalar.

Çok uzun bir giriş yaptım farkındayım. Aslına bakarsanız ben dizi izlemem :) İşte her yurdum genci gibi ben de klasik girişimi de yaptım. Aslında gerçek manada takip ettiğim bir dizi yok. En çok izlediğim dizi bir tanıdığım tarafından yazılıyor ve en fazla iki bölümde bir izleyebiliyorum ve çoğunlukla yarım. Diğerleriniyse annem sayesinde izliyor, biliyorum ve genelde onar, on beşer dakikalık kesitlerini izliyorum. Bu kadar süreyle aslında hiçbir şey değerlendirilemez ama Türkiye'deki dizilerin genel yavaşlığı, ilerlemeyişi ve basmakalıplığı bana bu hakkı veriyor.



Şimdi burada konuya gerçek manasında giriş yapalım. Konumuz Ay Yapım ve onun dizileri. Bir kaç sene önce sessiz sedasız Yaprak Dökümü dizisiyle hayatımıza girdi bu şirket. Daha ilk reklamlarından bir şeyler var bu dizide diye düşünmüştüm. Sonra bir kaç bölümünü yarım yamalak da olsa izlediğim bu dizi diğer dizilerden farklı bazı şeyler sunuyordu. Birinci olarak bu dizi akıllıca bir senaryo ekibine sahipti ve klasik bir taktik izliyordu. Bir edebiyat eserini günümüze uyarlıyor ve bu sayede aslında bir edebiyatçının yarattığı kurgu'dan, alt yapıdan yararlanıyordu. Bu taktik yıllar önce Yeşilçam sinemalarında da uzun süre kullanılmış ve başarılı da olmuştu. Aslında Ay Yapım'ın dizi olarak yaptığı bu eserlerin hepsi vakti zamanında filme de alınmıştı. O devirler gerçi Kerime Nadir eserleri de epey revaçtaydı ya neyse... Aslında bu bir nevi yeniden çifte yeniden uyarlamaydı. Yani Ay yapım eski bir yönetemi yeniden uyarlıyor ve eski eserleri yeniye uyarlıyorlardı...

Bizim dizilerimizin en büyük sıkıntısı ne derseniz senaryo sanırım ilk adımını oluşturur. Bir dizinin senaryo yazım süreci bellidir. Bir yazar ilk üç bölümü  ve ilk on üç bölümün sinopsisini yazıp yapımcıya sunar. Yapımcı da buna bakarak diziyi ya beğenir ya beğenmez. Beğenilen dizi gösterilmeye başlar. On üç bölüm sonrası sözleşme uzatılır ya da bitirilir. Ama bu bir yöntemden ilerisi değildir. Çünkü artık çok az dizi ilk on üç bölümle sonlanmakta. Yani on üçüncü bölümde bitmeyen bir proje için on üç bölümlük planlar geleceği görmemekten ibarettir. 

Klasik bir örnekle açıklayayım: Hanginiz Lost'un senaristlerinin ilk on üç bölümü yazıp da bıraktığını sonrasını hala bir yerlerinden uydurduğunu düşünür. Ama bizim dizilerimiz bu ellerindeki sınırlı kurguyla piyasadan pay kapma merakındaki yapımcı ve yazım ekipleri tarafından serseri kurşunlar gibi ortaya atılıyor, şans eseri hedefi tutturanlar da oluyor ama tutturamayanlar çoklukta oluyor. 


Yaprak Dökümü ve toplamda Ay Yapım'ın tüm tutan dizileri bu yöntemi izleyen diziler. Yani ellerinde somut bir kurgu, somut bir çatışmayla yola başlıyorlar. Bir diğer artılarıysa karakterleri. Şimdi gene diğer dizilerimize bir göz atarsak karakter bulmak neredeyse imkansız. İki boyutlu tipler bazen tip bile olmayı başaramayan figürlerden ibaretler. Çünkü bunu yapacak süreyi yapımcı peşinde geçiriyor senaristler. Bir dizinin her karakterinin en az üç dört sayfalık karakter bilgisi bulunmalıdır. Karakterlerin geçmişleri, çevreleri (Kendisi iyiydi de çevresi kötüydü mantığı:) tarzları şunları bunları her şeylerini bilmeli senaristler. Ama bizimkiler bunların çoğunu bulmadan işe başlayınca onuncu bölümden sonra karakter değiştiren, neredeyse eski haline zıt bir şekle bir anda bürünen tipler ortaya çıkıyor. Bu konuda da Ay Yapım dizileri edebi eserlerin bazen fazla sert hatlarla çizilmiş de olsa karakterlerinden yararlanıyorlar ve açık vermiyorlar.

İşte bu yapım şirketi bu çeşit bazı kolay şeyleri kendi açılarından artıya çevirerek yola çıkmanın başarısı yüzünden kısa sürede büyük yapımların şirketi haline dönüştü. Ve bu basit şeylere genel de profesyonel oyunculardan oluşan  bir kadro, genel kitleye hitap eden müzikler de eklenince izlenebilirliği yüksek yapımlar ortaya çıkıyor.


Gelelim Ay Yapım'a ve bana kalırsa neden böyle bir yapıya sahip oldukların. Bu şirket'in ekibinin bende uyandırdığı en büyük izlenim son günlerde hepimizin hayatına bir köşesinden giren yabancı dizileri iyi analiz edişleri gibi geliyor. Bir yabancı dizi senaryosunun ne kadar sağlam olduğu ortadadır. Bu şirket de işi kalıbına uydurup edebiyat eserlerini kullanarak bu işi hallediyor. Sonra yabancı dizilerin oyuncu kalitesi ortada... Ay yapım dizilerinde de üstte de dediğim gibi profesyonel oyuncular ön planda. Elbette güzel kız yakışıklı erkek eksiği de bırakmıyorlar... Bir Selçuk Yöntem yıllardır ortalarda yokken birden başrolde çıktı karşımıza ve Aşk-ı Memnu kendi gününü zirvede kapatıyor. Sonra bir diğer yabancılardan yararlandıkları yer jenerik tasarımları. Yaprak Dökümü, Dudakten Kalbe ve kısmi anlamda Aşk-ı Memnu dizileri klasik uzun uzadıya süren jenerikler yerine ya tamamen tüm jeneriği dizi üstüne akıtıyorlar ya da belirli bir kısmını jenerikte gösterip hızlıca diziye giriş yapıyor, orada devam ediyorlar. Kısacası bu yöntem bana kalırsa bir çok artıya sahip. Yani Jenerik denen şey evet bazen güzel olabiliyor ama en dandiriğinden jeneriklerle ortaya çıkan dizi hakkında bilgi vermeyen müzikli bol isimli görüntüler hiç de cazip değildir izleyici için. Bunun yerine beklediği diziye daha hızlı bir giriş yapmak  izleyiciyi de tetikte tutar. 

Fazla söze gerek yok. Adamlar işlerini -böyle bir şeyi takdir edip etmemek bir kenara- hakkıyla yapıyorlar ve izleyicileri daha az kandırarak reytingleri topluyorlar. Umarım diğer yapım şirketleri de bu yöntemleri bir an önce benimserler ve ayakları yere basan senaryolarla, gerçek üç boyutlu karakterlerle  ve düzenli yapımlarla ortaya çıkarlar. En azından kandırırken adam akıllı kandırsınlar :) 

Bu arada son not olarak yapım şirketinin tutmayan tek bir dizisi var o da bir edebiyat eserinden uyarlanmayan bir yapımdı. Bu da aslında bir soru işareti bırakmıyor değil akıllarda ya hayırlısı.
 
Designed By OddThemes & Distributd By Blogger Templates