SON DAKİKA

30 Ekim 2008 Perşembe

Bir Alıntı

Genelde alıntı yapmak çok da istediğim bir şey değildir. Hele ki başka bir yerde yazılmış yazının tamamını alıntılamak çok da huyum değildir. Bugün şans eseri az önce ekşi sözlükte bir başlık altında rastladım Perihan Mağden'in yazısına. Perihan Mağden'i ortalmaya vurursak köşe yazarları arasında takip edilmeye değer buluyorum. Bazen biraz fazla zorlasa da genel de okunur. Bugün de enteresan bir yazı yazmış. Burada yayınlamak istedim.

Kovuldunuz!

Bu mısraları, içim kan doğrayarak yazıyorum.
Zira salı günü yazıyor olsaydım Cumhuriyet Bayramı’nızı kutlayabilecektim günü gününe. Anı anına. Şimdi yalnızca Geçmiş Cumhuriyet bayramınızı kutlayabiliyorum. Maalesef.
Hoş, siz Cumhuriyet Bayramı kutlamaktan bir haller olanlar; koşmuşsunuzdur General Evladı Tolga Örnek’in ‘Devrim Arabaları’na. MİT Görevlisi Evladı Can Dündar’ın ‘Mustafa’sına.
Bu bayram, sanatsal/sinemasal: yapıcılarını finansal olarak DA gönendirecek bir Cumhuriyet Bayramı oldu. Olacak yani.
Can Dündar, mesela, Cumhuriyetin İçli Böreği olarak Susurluk’tan aldığı/duyduğu heyecanı, Ergenekon için duyamıyormuş. Hayret! Böylesi 1 araştırmacı dolgusalcı! Neden acaba?
E; işin içinde yüksekyüksek generallerimiz olduğu için mi? 1 Numara hâlâ ortaya çıkarılmadığı, bir başka (daha alçak) general Rusya’ya tüymüş olduğu için mi?
Genelkurmay, tarihçilerimize dahi açmaya kıyamadığı arşivlerini Müthiş Dolgusal AraştırmaElemanımız Can Dündar için açı açıvermiş: Ki, o da ‘Mustafa’ isimli, ay pek bi ‘controversial’, Mustafa Kemal’in insani yanlarını pek bir ortaya çıkartan filmini, Genelkurmayımız’ın DA cömert katılımlarıyla ortaya koyuversin diye.
Artık gelsin okul gezileri Bu Film’e; gitsin Gülben Ergen’in lastik (ve fakat armalı) çizmeleriyle katkılandırdığı Dolmabahçe’de galalar!
İş Bankası’nın Çocuk Mustafamız cömertçe kızkardeşi Makbule’yle karga kovalayan reklamlarına bakıyorum filan: Bizim Kemalizm’de olsun, Mustafa Kemal tapıcılığında olsun EKSİĞİMİZ Mİ VAR?
AK Parti’nin yüzde 48 oyuna bakıp (aslında bakmaz öyle oranlara Darbeseviciler/Ergenekonkafalar) BÖYLE bir eksiğimiz olduğunu düşünüyorsanız, Bu Oranı, Kemalizm Fazlamız’a borçlu olduğumuza dair kanaatimi yinelemek ve yenilemek durumundayım. Sn. Taştankafalar.
Ama asıl tahammülfersa bulduğum hakikat, Fanatik (ve sakatlanmış) Kemalistler’in yazılarımı okumaktaki yapışkan inadı.Dır.
BU GAZETE DAHİ sizin meşrebinize feci cuk oturan/sade suya tirit yazılarına her gün daha da sulusunu: daha da boşşşunu ekleyebilme becerisiyle gözlerimi sulandıran, nice nice nice yazardan, Genelkurmay’ın Adanmış Kalemlerinden vesaire geçilmezken-
Okumayıverin yazılarımı!
Vakit okuyor musunuz? Taraf okuyor musunuz? DTP’nin metinle-rini(haberlerde okunup taraflıca gazlanmazsa) okuyor musunuz?
Ekstrem bulduğunuz, delirtici bulduğunuz, sinirinizden kudurtucu bulduğunuz ONCA şeyi okumuyorsunuz da niye illa billa/kafanıza silah dayamışım gibi+üstelik Türkçemi anlamadan/takip edemeden zorlanarak/üfleyip püfleyerek benim yazılarımı mecburen mecburiyetten okuyorsunuz?
Anarşist org mudur, anarşist com mudur Türk gençliğinin bi sitesi varmış. Sitede Can Dündar yazıları alıntılanıyormuş.
Bu siteyi keşfeden arkadaşım “Düşün: burası anarşistlerin sitesinde Can Dündar’ın takdir edildiği bir ülke!” diye vecizledi ortamı/ortalamayı.
‘Anarşistlerin’ beğendiği yazarın Can Dündar olduğu/olabildiği bir ortamda/ortalamada harbiden ipindirik Türkçelemeleriyle kıt kanaat muhayyileleriyle yorum döşenebilmek/kimlik sahibi illüzyonuna kapılabilmek için ısrar muhabbet benim yazılarımı okuyan Fanatik Kastankafalar’a tahammülüm yok! Yettiniz gayri.
Başka kapıya!
Türk Medyalaması sizin (olmayı) arzu ettiğiniz kapılardan geçilmiyor.
Bu İçiBoşAmcalar’ın HisterikKemalistTeyzeler’in yazdığı yazılardan içilmiyor. Ve fakat sizin, YÖK Gençliği’nin içmesi gereken sular: tammm da budur! (İç iç kudur.)
Madem kendini (ve üstelik) ‘anarşist’ diye konumlayanlar Can Dündar Fan’i oluyorlar/olabiliyorlar Bu Dallama Okumalar Diyarı’nda.
Bu ‘Yanlış Etiketlemeler Sanayi A.Ş.’de, BU her şeyin ismini/cismini yanlış tariflerden yola çıkarak kabartma üstatlarından oluşan Doyumsuz Münazaracılık Ortamlaması’nda-
Yoksa tahammülünüz: yazılarıma, görüşlerime, kanaatlerime YAZILARIMI OKUMAYACAKSIN: bu kadar basit!
Bi kere yazdıklarımı harbiden anlamıyorsun.
Kafan basmıyor.
Yök Evladı YÖK’sün: ‘Çocuk Kalbi’ni okuyup okumadığın, okuduysan ondan NE anladığın şüpheli.
Doğru zamanda hiçbir doğru eserle karşılaşmamış, karşılaştırılmamışsın. (Ve bundan kıvançlısın: Atatürkçülük NEYİNE yetmez ki?)
Ama bi AysunKayacıGüveni’yle:
işte şu felan üniversitede hırthuzur mastırı kastırı yapıyorum, ağzım ne biçim laf yapar, yapmadığı zamanlarda özel olarak şişirttiğim dudarlarım var; SunaVıdıvıdılama’dan NE eksiğim var?
Onun Harvard’dan ‘NONComprehension Sertifikası’ milliyetçihezeyanlarıylaidealTürkKızı imitasyonları varsa, benim de var!
Ben de bir NevvalSevindi’yim. AysunKayacı’yım. HülyaKanaatyapar’ım. SunaVıdıvıdıcı’yım- diyorsan: Ki, diyorsun-
Erkek muadilin olarak: 1 Can Dündar ağbinin duyargalılığını,
Yiğit Bulut ağbinin ‘Kaptırmam bu milletin kapitalini: a-ha sana
şizoid tablo!” milliyetperver (sözümona) ekonomiden çakarlığını görüyorsan, ‘kaliteli’ Haluk Şahin’in ‘Kibarfaşist’ yazılarında TAM DA aradıklarını buluyorsan-
Bacım, evladım: DAHA ne modelde kovayım köşemden seni?
BU YAZAR okurları arasında zekâengelli+okumaözürlü+darbese-vicileri GÖRMEK İSTEMİYOR.
Başka kapıya! Sizin gibilere uygun Kapı’dan ve saplarından bol başka bi şey yok bu ortalamada.
Döndüre döndüre anlattım:
Anladın diil mi?



Alıntı yaptığım adrese de buradan ulaşabilirsiniz.

29 Ekim 2008 Çarşamba

2 Fotoğraf Arasındaki Fark


Yılmaz Güney. 1 Nisan 1937 Adana doğumlu Yönetmen. (Aslen Diyarbakır'dan göç ettiği de hafızamın bir yerlerinde yer edinmiş) Kimine göre Türkiye'nin Hala En büyük Yönetmeni, kimine göre bayrağı Nuri Bilge Ceylan'a devretti. 1981 yılında hapisten yönettiği Yol filmiyle 1982 yılında Cannes film festivali büyük ödülüne layık görülmüş ilk Altın Palmiye ödüllü Türk Yönetmeni. Bu fotoğraf da o yıldan Cannes'dan bir fotoğraf. Ödül alırken... Sürgün hayatı yaşadığı Fransa'da ölümünden iki yıl öncesine ait bir fotoğraf bu. Kendi ülkesinde filmleri yasaklanan, aldığı ödüller son anda Juri üyelerine yukarılardan gelen baskılarla değiştirilen ve değeri ancak ölümünün üzerinden çok seneler geçtikten sonra anlaşılan Yılmaz Güney'in mutlu ama yalnızlık dolu fotoğrafı bu. 

Nuri Bilge Ceylan. 1 Ocak 1959 İstanbul doğumlu Yönetmen. Kimilerine göre Yılmaz Güney'in tahtının yeni sahibi kimilerine göre yeni dönem sinemamızın en büyüğü... 2002 yılında çektiği Uzak filmiyle 2003 yılında Cannes film festivali büyük ödülüne layık görüldüğü ödül töreninde ödülünü yıllarca Fransa'da sürgün hayatı yaşayan Yılmaz Güney'e adamıştı. Sonraki filmi İklimler ile Cannes'da Fibresci'yi ve son filmi Üç Maymun ile de en iyi yönetmen ödülünü aldı. Festival sonundaki Yalnız ve Güzel Ülkem sözleriyle tanıyan tanımayan herkes için bir çeşit ulusal kahraman oldu Nuri Bilge Ceylan. Ve bu filmi de bazı eleştirmenler tarafından Yılmaz Güney'in Altın Koza da ödüle layık görülüp; ödülü belirli kişiler tarafından alması engellenmiş filmi Baba'ya benzetildi. Ama Nuri Bilge Ceylan; bu filminde ne kadar siyaset var olsa da siyasetle çok iç içe olmadığını bir çok kez vurgulamıştı röportajlarında. Bu fotoğrafı ise kahraman ilan edildiği Yalnız ve Güzel Ülkesi adına ödül aldığı Cannes film festivalinden. Yüzündeki mutluluk onun yalnızlıktan çok uzakta olduğunu gösteriyor. Bir gün sonra da ülkenin büyükleri onu arayıp tebrik ediyor ve sözlerini bazı kişiler politik söylemlerinde kullanıyor...

28 Ekim 2008 Salı

Dizi Dizi 11ler...

Gregory House (Takımın Beyni)

Bu yaz o kadar çok boş vaktim vardı ki o sıralar Ntv Football Manager (Diğer adıyla football tycoon) oyununa sarmıştım. O sırada oynayan her arkadaşım oyundaki Türkiye Ligindeki topçulardan türetilmiş manasız futbolcu isimlerini (Ercoln diye bir isim görmüşlüğüm var mesela benim) kendilerine göre düzeltiyorlardı. Ben de ne yapayım diye isimleri düşünürken o sıralar izlediğim yabancı dizilerin oyuncuları geldi aklıma. Dur bakalım dedim, bir takım kurarsak bunlardan nasıl olur. İşte ortaya şöyle bir sonuç çıkıverdi...

Sistem olarak 4 - 4 - 2 klasik sistemiyle oynuyordum bu arada...

Kaleci: Hugo Reyes/Hurley (Lost): Bizim mahalle maçlarından bir alışkanlıktır bu. Kim ki en şişkodur efendim o adam ya defansta takılır (Takımın iyi bir kalecisi varsa eğer) ya da kaleye geçer paşa paşa gollerin yer. Ben de bu  küçüklükten kalma ilkel duygularla bizim kilolu Hurley'i kaleye koydum.

Sağ Bek: Dexter Morgan (Dexter): Sürekli kimliğini gizleme sürecin de oluşuyla savunma yönü gelişmiş bir kardeşimiz olan Dexter aynı zaman da ani cinayetler yani ani goller atabilir diye sağ kanatımın vazgeçilmezi olmuştur.

Stoper: Mr Eko (Lost) Özellikleri açısında hiç bakmadım olaya. Kendisi hem kalıplı hem de renk olarak siyahi bir arkadaş. Gelen adamların gözü korkar diye düşündüm. Ayrıca kodumu oturtan da bi' abimiz kendisi...

Stoper: John Locke (Lost) Buraya gelme sebebi sadece Mr Eko'dur. Kendisine olan saygısı ve uyumu göz önüne alınarak defansta Mr. Eko'nun ekürisi olmuştur. Ayrıca ara sıra fena çıkışlar yapar o kel kafasıyla golü de koklar John Locke

Sol Bek: Sayid Jarrah (Lost): O kadar Amerika saldırısına direndi iki rakibe mi direnmez mantığıyla bu mevkiyi verdim ona. Arada istemediğim uygulamalarla top aldığı da oluyor rakipten ama değer Sayid'e...

Sağ Kanat: Dean Winchester (Supernatural): Kendisi oldukça hareketli ve hırçındır. Atağa çıkar, iyi savunma yapar ruhları kovar gibi rakibi kovar. Ayrıca karşı kanadında da çok bi' yakını kardeşi vardır.

Sol Kanat: Sam Winchester (Supernatural): Abisi gibi çok ani değişikliklere sahip olmasa da kontrollü oynar, Şeytan vergisi güçleriyle ara sıra atılmazı atar (Bu özelliğiyle Trabzon karşısındaki Arda gibidir) 

Orta İkili (Takımın Beyinleri)

1) Benjamin Lünus (Lost): Takımdaki her oyuncuya sözünü dinletmesi bir yana hep bir planı vardır. Olunmazı oldurtur maçta on sıfır geride bile olsalar takımı alıp sahadan bir anda kaybolur maç tatil edilir. Çok enteresan bir adamdır çoook...

2) Dr. Gregory House (House MD.): Bir destandır Gregory House. Rakibi çözer zayıf noktalarını ne eder bulur ve rakibin üstüne takımını yollar. Pasları öyle müthiş yerlere gider ki takımını ölümden döndürür. Ama biraz uyumsuzdur maçın ortasında çekip gidebilir. Yıldız kaprisidir, dayanmak gerekir.

İleri İkili (Gol Silahlarım)

1) Micheal Scolfield (Prison Break): Adam hapishaneden çıkacak delik bulmuş topu sokacak deliği de elbet bulur mantığıyla vazgeçilmez forvetimdir.

2) Peter Petrelli (Heroes): Bazen tam bir yetenek özürlü olsa da parladı mı fena parlar. Topa Hagi misali falso verip kaleye sokar. Ama devamlılığı yoktur, bu yüzden yedeğinde hırçın golcüm Sawyer hep bekler...

Yedek ekibim de hiç fena değildi... 

Takımın Beyni olarak yedek kadromda biraz duygusal takılsa da etkili bir silah olarak Jack Shepard (Lost) ve gizli işlerin adamı Rober Hawkins (Jericho)... 

Görev adamı olarak her yerde oynar mantığıyla yani joker olarak Jack Bauer (24) 

Gol yollarında etkili ama biraz hırçın olan Sawyer (Lost) ve akıllı uslu ama çok yetenekli olmayan Jake Green (Jericho)

Defansta olası bir Mr Eko sakatlanmasına karşı Lincoln Burrows (Prison Break) 

Ve kaleci olarak da zamanı bile durduran Hiro Nakamura (Heroes)

Vallahi şimdilerde bıraktım takmımı ama görünce kadroyu bir halı saha maçı yapmak geçti içimden. Bir kaç eklemeyle iki takımı tamamlar baklavasına güzel bir maç döndürebilirmişiz...

Yedek Forvet: Jake Green

Kilitler Kalktı...

 
Bir süre önce Blogger'a gelen yasaktan artık herkes haberdar. Benim başıma bir yazının ortasında gelmiş olan bu yasak beklediğimden kısa sürdü açıkçası. Çoktan bu işten çıkma çalışmalarına da başlamıştık açıkçası. Neyse sonuç olarak diğer hazırlıkları bir kenara bırakıp adresimize döndük böylece. Kaldığımız yerden devam edeceğiz umarım Serkisof da güzellik uykusundan uyanıp başındaki işlerini halledip yazılarıyla siteye destek olacak yakında...

Çocuklar gibi şen bir gün oldu bugün ya haydi hayırlısı başımıza taş yağacak diye korkmuyor da değilim... Son not olarak Blogger'a yasak geldiği sırada yazdığım yazıyı da tamamlayıp düzenleyip yayına soktum bugün ilk iş olarak... 

26 Ekim 2008 Pazar

Kapattık Arkadaşım...

Ne geçim sıkıntısından, ne de işten güçten kapattık. Bir garip internet yasağı geldi çattı bizim de elimizden dilimiz döndüğünce yazdığımız şeyleri aldı. İki gün kadar önce yüce mahkemelerimizden biri karar buyurmuş tez vakitte kapatıyoruz blogger'ı diye. Tam yeni bir yazının ortasındayken birden bağlantımız koptu siteylen. Olur dedik, bir internet sorunudur. Sonra yazarı olduğum siteye ekşi sözlüğe yazdık durumdan muzdarip başkaları var mı diye, bir öğrendik ki ferman padişahınmış blogger kapatılmış. Şimdi bugün zar zor da olsa yarım yamalak da olsa sitemiz açılınca bu yazıyı not düşmek istedim. Elbette bizi burada kapatsalar da biz kapanmayacağız sonuna kadar bir yerler bulup ulaşacağız. Belki bir gün sıkılıp bırakırdık ya buraya yazmayı artık sıkılmayacağız... Durmak yok yazmaya devam... Ehli keyif hareketlerle binlerce insanın özgür yazı platformunu bir sebebe bağlı kapatmak düşünce suçu değil de nedir diye sormak da gerek. Hangi mantıkla kapatıldığını bilmeden bir şeyleri kapatmak... Daha bir süre önce Wordpress'i altı ay kapattıklar, youtube'un anahtarı yalama olmuş bir açılıp bir kapanıyor... Geocities bir zamanlar türkiyede site yapanların en çok kullandığı siteydi adını unuttuk yasaklarla... Şimdi sıra blogger'da... Bakalım daha neler göreceğiz. Evet bir sayfayı kapattık belki burada ama bir yenisini açmak hiç de zor değil...

24 Ekim 2008 Cuma

Metin Erksan'dan Bir Garip Film

Filmin Dvd Kapağı

Metin Erksan... Bir yandan Susuz Yaz gibi Berlin Film Festivali ödüllü bir Türk Film klasiğinin yönetmeni, diğer yandan Türk işi Şeytan'ın yönetmeni (Ki kendisi bu konuda konuşmak dahi istemediği rivayet edilir). Bir yandan darbe döneminde olaylara neden olan komunist film damgası yiyen Yılanların Öcü'nün yönetmeni (Ki kendisi filmi yasaklanınca Cemal Gürsel'e filmi izletip filminin gösterimini sağlamıştır.) diğer yandan Aşık Veysel ile ilgili film çekmeye gittiği sırada Aşık Veysel'in görmediğini bilmeyecek kadar çocuk ve bunu rahat rahat söyleyecek kadar açık sözlü... Bugün burada bir yönetmenden çok onun kendisi kadar garip, kendisi kadar etkileyici bir filmini: "Sevmek Zamanı"nı anlatacağım sizlere...

Yıl 1965. Yani Metin Erksan bir sene önce Susuz Yaz'ı çekmiş durumda. Türk sinemasında Yeşilçam'ın o klasik etkisinin yüksek derecede aşk ve ihtiras dolu filmler çektirdiği Ayhan Işık'lı yani jönlü yıllar bunlar. Yönetmen sineması kavramı bizim ülkeye neredeyse girmemiş durumda. Diğer yandan 60 darbesinin sonrası Türk sinemasında yükselen ve içine Metin Erksan dahil Halit Refiğ gibi bir çok yönetmeni de alan Toplumsal Sinema dönemi de başlamak üzere. İşte böyle bir dönemde Metin Erksan bir film çekmiş. Adı Sevmek Zaman'ı. Başrollerinde Müşfik Kenter ile adı -en azından benim için- pek de duyulmamış Sema Özcan var. Buraya kadar her şey normal görünüyor. Ama filmin konusuna geçmeden önce filmin kendisinin kısa bir öyküsünü anlatmak sanırım iyi bir başlangıç olacak bu bir garip filmi anlatmak için.

Sevmek Zamanı filmi hiçbir zaman ticari gösterime girmemiş, sinemalarda kendine yer bulamamış bir film. Bir kaç kez TRT2 ve bir kaç kez de özel kanallarda gösterilme şansı bulmuş. Benim elimeyse şans eseri karıştırdığım bir ucuz VCD standında geçti. Gerçekten de filmin VCD'sinin arkasında da yazan bu "hiçbir zaman ticari gösterime girmemiş bir çeşit kült film" ifadesi beni etkileyince filmi aldım ve izledim. Ve anladım ki bu film neden gösterime girmemiş ya da neden hakettiği ilgiyi görmemiş.

Gelelim artık filmimize filmimizin konusuna. Filmin konusu Fars edebiyatında örneklerine rastladığımız bir "surete aşık olma" hikayesinin beyaz perdeye yansımış hali. Boyacılık yaparak geçinen Halil (Müşfik Kenter) yaşlı ustasıyla birlikte çalışmaya gittiği bir köşkte gördüğü fotoğrafa aşık olur ve fotoğraftaki kadını görmek için sık sık gizlice bu yazlık köşke girer ve fotoğrafın başında vaktini geçirir. Fakat bir bahar günü arkadaşlarıyla köşke bir ziyaretçi fotoğrafın asıl sahibi kız Meral (Sema Özcan) çıkagelir. Halil'in bu olağanüstü aşkına aşık olan Meral Halil'le birlikte olmak istese de Halil fotoğraf ile arasına Meral'i sokmak istemez...

Bu hikaye belki de Türk sinemasında eşine fazlaca rastlamadığımız bir hikaye evet. Oldukça başarılı, şiirsel bu hikayeye görsel olarak da doyurucu ve müthiş şiirsel sahneler eşlik ediyor. Bazen izlediğiniz şeyi Tarkovsky ya da Antonioni filmlerinden bir sahne sanmak bile mümkün oluyor. Gerçekten bu yönüyle Türk Sineması adına eşsiz bir film Sevmek Zaman'ı. Belki sadece bu yönlere sahip olsaydı Susuz Yaz'ın yakaladığı başarının benzerini de yakalayabilirdi. Ama gelelim bu filmi garip yapan şeylere.

Filmin bu Yönetmen sinemasından fırlamış halinin üstüne -sanırım ticari olarak da başarı kazansın amacıyla- bir beden küçük gelen bir kıyafet giydirilmiş. Filmin bu şiirsel havasına Türk Filmlerinin genel kötü adamı imajında kıza aşık bir Başar ve klasik Türk filmi zengin babası da işin içine girince film o müthiş imajını bir miktar kaybediyor. Hadi bunlara da eyvallah belki denilebilir ama bu karakterler ve hikayenin kurgusu bazı yerlerde o kadar garipleşiyor ki sürrealizm havası esiyor neredeyse. Zengin Baba'nın uzun kızımı istediğiyle evlendiririm tiradıyla başlayıp bir anda anlamsızca klasik zengin kız babası gibi kızımı mutlu edebilecek misin söylemleri, Halil'in kızı görmek için gittiği bir mekanda geldiği yoldan dönmesi gerekirken sırf dayak yemek için Kıza aşık olan Başar ve arkadaşlarına doğru gidişi. Bu olay sonrası Meral'in Başar'ın arabasına anlamsızca binişi, anlamsızca inişi ve anlamsızca çıplak ayaklı yürüyüşü ve herkesin istediği kişiyi istediği anda hiç mekan problemi çekmeden buluşu filmin kurgusal acayiplikleri. 

Ve bu acayiplik filmin sonunda o müthiş şiirsel sahnenin de havasını söndürüyor. Filmin sonunda Halil'in babasıyla konuşan Halil gurur yapıp Meral'i terk edince Meral Başar'la evlenmeye istemeye istemeye razı oluyor. Bu haberi gazeteden gören Halil bir mağazadan gelinlik giymiş bir manken'i ve o aşık olduğu fotoğrafı alıp bir kayıkla suya açılıyor. Bu müthiş şiirsel sahne esnasında evlenmekten vazgeçen Meral da koşarak geliyor Halil'in yanına ve birlikte kayığa binip açılıyorlar. Manken gelini ve resmi sulara gömerek mutlu bir portre çiziyorlar. Ama burada Metin Erksan usta nasıl bir şey düşünmüş bilmiyorum ya Başar adlı kötü karakter -ki kendisi gerçekten üstün özelliklere sahip. Misal Halil'i o dağın başında nasıl buldu hala bilmiyorum ilk seferinde- elinde bir sniperla çıka geliyor ve kayıktaki iki mutlu aşığı vuruyor. Yaşlı adamın çığlıkları ve Başar yaptığı şeye üzülürken film bitiyor. Biz de ekrana baka kalıyoruz.

Son bir not olarak filmin başrolündeki kadın oyuncu da "R"leri söyleyemeyerek Yeşilçam'da bir başrol oyuncusunda görülmeyen bir imaj sunuyor bize ve Müşfik Kenter'in müthiş oyunculuğunu da es geçmemek lazım...

Dedim ya Metin Erksan'dan Bir Garip Film bu Sevmek Zaman'ı. Zaman zaman insana müthiş bir deneyim sunarken zaman zaman da abuk sahneleriyle güldürüyor. Ama belki de bu özellikleri yüzünden kült bir film oluyor Sevmek Zaman'ı. Bu yüzden de izlenmeyi sonuna kadar hak ediyor..

Bu da sniperlı sahnenin afişe işlenmiş hali

21 Ekim 2008 Salı

Recep İvedik vs Recep İvedik

Eskisi ile yazımızı açalım

Bu senenin en çok konuşulan isimlerinden biriydi. Seveni de çok oldu "bizden" diyip bağırlara basıldı; nefret edeni de çok oldu. Kişisel olarak ben sevmeyenlerdenim Yeni Recep İvedik'i. Yeni dedim çünkü Recep İvedik bir zamanlar Şahan'ın mütevazi programının mütevazi bir tiplemesiydi. Şimdi bakalım Eski Recep İvedik ile Yeni Recep İvedik arasındaki farklar nelermiş.

  • Eski Recep İvedik daha az kıllıdır, Yeni Recep İvedik'in kılları abartılıdır, kitsch'dir.
  • Eski Recep İvedik'in belden aşağısı bizim için muammadır, zaten oturduğu yerden kalkan bir tip de değildir. Yeni Recep İvedik maşallah arzı endam eder karşımızda, arı sokmuş gibi koşar durur, yuvarlanır...
  • Eski Recep İvedik'in hayatındaki en önemli kadın Halime'dir, Yeni Recep İvedik Tatil Köyünde manita yapmıştır.
  • Eski Recep İvedik duygusal takılmaz, cool'dur, Yeni Recep İvedik Hanzo filmindeki Kemal Sunal Tarzı bir duygusallığa sahiptir.
  • Eski Recep İvedik Ekşi Sözlük yazarıdır, Yonja'ya takılır; Yeni Recep İvedik modaya uymuştur Facebook'a girer.
  • Eski Recep İvedik iki bira çakar. Yeni Recep İvedik önüne gelene tokak atar.
  • Eski Recep İvedik komik olmaya çalışmaz komiktir. Yeni Recep İvedik komik olmak için afedersiniz osurur komik olamaz...
  • Eski Recep İvedik mütevazidir sevimlidir. Yeni Recep İvedik hava atmayı reklam yapmayı sever hele ki sinema ekranında heybetlidir, korkunçtur.
  • Eski Recep İvedik gizli kapaklıdır, bize hayal etme payı bırakır. Yeni Recep İvedik salt krodur. Hayal edecek bir yanı yoktur, dümdüzdür...

Yani daha da kısacası

“ Eski Recep İvedik mahallenin hafif toplu kaleci olmaya razı velediyken; Yeni Recep İvedik yerini beğenmediğinden topu alıp kaçan sinir bozucu şişmanıdır.   
                                                      Zenith


Bir başka VS köşesinde buluşuncaya dek esen kalın.

Yenisi ile bitirelim.

Avrupa Yakasının Değişen Yüzü

Geçmişten Bir Hatıra ile Başlayalım


Üç sezon önceye kadar gayet randımanlı giden bir diziydi Avrupa Yakası. Öyle reyting listelerini sallaması filan söz konusu olmasa da özellikle genç kuşak (Üniversite, lise) arasında modaydı, fanları vardı. Hatta yamulmuyorsam o vakitler yapılan bir ankette Aliye adlı dizi ev kadınları arasında, Avrupa Yakası üniversite oğrencileri arasında Kurtlar Vadisi de erkekler arasında en popüler dizi çıkmıştı. 

Ben de o vakitler seve seve izlerdim Avrupa Yakası'nı. Aslında ilk iki sezonun neredeyse çoğu bölümünü dizinin ikinci sezonu sırasında öğle kuşağında izlemiştim. Dershaneye gitme saatime yakın bir saatte olduğu için yemeğimi yer, diziyi izler çıkardım evden. O zaman "Ulan komik diziymiş vesselam" diyerek sarmıştım diziye. Belki fanatiği değildim; Volkan maymun terinden kadınları tavlama parfümü yaptı diye taklit etmeye kalkmıyordum ama izliyordum işte. 


Sonra 3. sezonuyla birlikte düzenli gününde izlemeye başladım diziyi. O vakitler diziye bomba gibi takviyeler yapılmıştı. Bir kere Engin Günaydın müthiş bir oyunculukla Burhan Altıntop karakterine hayat vermiş bizi bizden almıştı. Sonra Rutkay Aziz de oldukça komik, oldukça etkileyiciydi. Zaten eski kadronun gücüne bu yeniler eklenince işler iyiden iyiye güzel bir yere gidiyordu. Ama her güzel şeyin bir sonu olduğu gibi Avrupa Yakası zirve yaptığı 3. Sezonunda iç çatışmalar sorunlar derken dizinin önemli üç elemanını kaybetti. Ata Demirer (Volkan), Bülent Polat (Şesu), Evrim Akın (Selin) 


İşin aslı dizi belki de o sezon bitmeliydi. Çünkü bu kan kayıplarını kapatmak için diziye bol bol takviye yapıldı. Bir sezon öncenin konuk oyuncusu Peker Açıkalın o bölümdeki karakteriyle diziye girerken, Yiğen kategorisinden Hasibe Eren ile Tolga Çevik dahil oldu diziye. İşin gerçeği şöyle bir bakınca kadro hiç de fena değildi gene. Ama sorun şuyduki Gülse Birsel'in üç sene içinde oturttuğu tüm hikaye darmadağın olmuş dizi bambaşka bir diziye dönüşmüştü. Artık bir kardeş çatışması yoktu. Bir süre Gülse Birsel bunu Sacit ile Aslı arasında denedi ama tutmadı. Sonra dizinin özünde bulunan sonradan görme zengin komikliğinin o ince detaylarını sağlayan en önemli karakterlerden biri Selin ve aitlik sorunu çeken bir karakter olan Şesu gitmişti. Yani aslında Avrupa Yakası'nı Avrupa Yakası yapan bu tip şeyler artık yoktu. 


Gelelim yeni gelenlere. Belki daha mantıklı seçimler yapılarak en azından dizinin akışı değiştirilebilirdi. Ama Gülse Birsel sanki oyuncu değişikliği yapmış gibiydi. Çatışma yaşadığı kardeş Volkan yerine çatışma yaşanan kuzen Sacit gelmişti. Köyden indim şehire ofis boy Şesu'nun yerini Köyden indim şehire bir de anadolu rakçı oldum Tanrıverdi almıştı. Selin gibi belki en çok yeri dolması gereken bir karakterin yerineyse çok silik bir tiplemeyle uyumsuz bir Makbule getirilmişti. Elbette bir de böyle bir diziye hangi akılla sokulduğu bilinmeyen başlarda Orhan Oğuz'un Kara Kentin Çocukları'nda canlandırdığı karakterine benzeyen bir karakterle ortaya çıkan Peker Açıkalın vardı. Belki o filmdeki karakterin bu komikleştirilmiş hali daha iyiydi ya sonra işler reyting dalgasına, magazin ayağında popülaritenin getirdiği olmamışlıklarla ortalarda dans eden, "Yoksa beni beğen miyor musun?" diye gezen bir Gaffur karakterine döndü. Zaten karakterler o kadar oturmamış o kadar amaçsızdılar ki dizi içinde sadece takılıyorlardı. 

Örnek gerekirse: Volkan'ın amaçları vardı. Muhallebeci olmak istemeyen kaset yapmak isteyen biriydi. Bunun için çevirmediği dolap girmediği kılık kalmamıştı. Sonra aşık olduğu bir kız vardı. Onun için uğraş veriyordu. Fakat dönüp "Volkan'ın muadili" Sacit'e bakalım: İstanbul'a gelmiş ve muhallebicinin başına geçmişti. Tek derdi kavga edememesiydi. Eh böyle bir dertle de bir yere varamadı. Tanrıverdi'yi hadi olmamış bir aşk hikayesi içine gömdüler yuttuk diyelim ama Şesu'nun gerçekliği yoktu onda da . Şesu'nun Kız tavlama, ortam yapma hikayeleri hala gözümün önünden gitmiyor. Her şeyden vazgeçip Türkü Bar'a gidişini düşündükçe gülüyorum. Sonra Selin'in saçma işleri... Makbule bunlardan hiçbirini yapmıyordu.

Hal böyle olunca bir sezon önceden diziye oturmuş sevilmiş karakter Burhan'a yük bindikçe bindi. Engin Günaydın da ne yapsın, baktı işler yürümüyor yazılmamış hikayelerle komiklik isteniyor ondan abartıya başladı. Kendisi başlı başına bir tip, bir karakter olan Burhan Altıntop; bir sezon içinde Kramer ile George Costanzas kırmasına dönüşmüştü. Artık Şesu da yoktu karşısında Şesu yerine bir süre Tanrıverdi konulmaya çalışıldı ama tutmadı. Yani her şey tepetaklak olmuştu işte. 

Beşinci Sezonu da çekme kararı alınca dizi bu sefer başka bir iyi oyuncu Binnur Kaya dahil edildi diziye. Ben şahsen Binnur Kaya'nın oyunculuğuna hastayımdır efendim. Ama bu diziye öyle eklektik bir şekilde sokulmuş ki öyle olmamış bir tipe sahip ki olmamış işte yahu. O komik kadın beni güldürmez oldu. Hani daha öküzce bir dille "Yeminlen Tiksindim kadından" Sonra Gürgen Öz denendi tutmadı. Tutmadı da tutmadı işte. 

Ve bakıldı ki olmuyor bu sezonla birlikte Ata Demirer geri getirildi. Evet Ata'nın dönüşü Gülse'nin kalemine de yansıdı. Zaten karakteri geçmişi ve hikayeleri olan Volkan karakteri bana kalırsa dizide hala aksamadan ilerleyen tek hikaye. Aile sorunları, muhallebici sorunları ve Volkan'ın hayalleri hala komik ve eğlenceli. Ama kabul etmek gerekir ki eksik. Bir Selin olmadan olmuyor. Şimdi bir çok kişi Volkan'ın dönüşüyle diziyi izlemeye döndü çevremde. Ben de son iki sezonunu bölük pörçük parçalar halinde neredeyse hiç izlememiş biri olarak artık daha çok izliyorum diziyi. Ama dedim ya bir tek Volkan ve hikayelerine gülüyorum. Biraz da Binnur Kaya'nın yeni tiplemesine. Yaşlı Hala tipi...

Gelelim neden bu kadar uzun şeyler yazdığıma. Bir şey tutunca diye sonuna kadar kullanmak ticaretin üsluplarından biridir. Sinan Çetin'in de nasıl bir tüccar olduğu ortada olunca bu proje belki Türk tarihinin en başarılı komedi dizilerinden biri olarak kalacakken şimdilerde sıradan bir diziye döndü. Aynı hatayı Bir Demet Tiyatro ile Yılmaz Erdoğan da yaptı ama o erken farkına varıp projeyi bitirdi. Ben Gülse Birsel'in yerinde olsaydım çoktan diziyi bitirir elimdeki ekiple yeni bir projeye başlardım. Ne bileyim Friends'de olduğu gibi bir karakterin dizisini yazardım. Hem işler bu kadar karışmaz bir elit/zengin kesim taşlaması olan dizi, mahalle karısı komedisine, farsa dönmezdi hem de belki de Avrupa Yakası'ndan bile iyi bir dizi çıkardı ortaya. Ne diyelim bari sezon bitmeden Şesu ile Selin de dönsün de azıcık daha tatlansın dizi. Fazlasını beklemiyorum.

Bu arada bu konuyla alakasız son bir not da Çocuklar Duymasın'dan. Tıpkı Avrupa Yakası gibi iyi başlayıp kötü biten bir dizi olan Çocuklar Duymasın da yeniden çekiliyormuş. Etmeyin eylemeyin diyeceğim dinleyen olmayacak. Zira o dizinin tekrarları hala bile reyting alıyor, hala izleniyor. Para güzel şey olunca da yeniden çekiliyor...


Son sezondan bir fotoğrafla bitirelim

20 Ekim 2008 Pazartesi

Altın Portakal da farklı bir gece

Derviş Zaim'in NOKTA'sı ile Açalım

Bu gece 45. Altın Portakal Film Festivali ödül gecesiydi. Bir süre önce adayları da buradan duyurmuş ve bol keseden ödül dağıtmıştım filmlere. Aman şu alır aman bu alır diye. Ben Altın Portakal'ın son zamanlardaki ambargo ödül sistemine karşıydım ama bu sene beni bile şaşırttılar. Sanırım herkesi şaşırttılar. Neyse lafı uzatmadan önce ödül listesini yayınlayalım. 


45'İNCİ ANTALYA ALTIN PORTAKAL FİLM FESTİVALİ ONUR ÖDÜLLERİ 
Yılmaz Atadeniz

45'İNCİ ANTALYA ALTIN PORTAKAL FİLM FESTİVALİ SİNEMA BAŞARI ÖDÜLÜ 
Hülya Avşar

4'ÜNCÜ ULUSLARARASI AVRASYA FİLM FESTİVALİ ONUR ÖDÜLLERİ 
Kevin Spacey
Paul Verhoeven
Maximilian Schell
Zbigniew Preisner
Michael York

4'ÜNCÜ ULUSLARARASI AVRASYA FİLM FESTİVALİ SİNEMA VE SANATA KATKI ÖDÜLLERİ 

Mickey Rourke
Marisa Tomei
Adrien Brody
Michael J Werner – Fortissimo Films

SİNEMA EMEK ÖDÜLÜ 
Aydın Mesut Yurteri

45'İNCİ ANTALYA ALTIN PORTAKAL FİLM FESTİVALİ YILDIRIM ÖNAL ANI ÖDÜLÜ
Müşfik Kenter

FESTİVAL NİŞANI
Filiz Akın


45'İNCİ ANTALYA ALTIN PORTAKAL FİLM FESTİVALİ ULUSAL UZUN METRAJ FİLM YARIŞMASI 

En İyi Film
"Pazar – Bir Ticaret Masalı" Yönetmen: Ben Hopkins

Dr. Avni Tolunay Yurtiçi Kargo Jüri Özel Ödülü
"Nokta" – Yönetmen: Derviş Zaim

Digiturk Behlül Dal En İyi Genç Yetenek Ödülü
Aydın Bulut – "Başka Semtin Çocukları"

En İyi Yönetmen 
Derviş Zaim – "Nokta"

En İyi Senaryo
Ben Hopkins – "Pazar – Bir Ticaret Masalı"

En İyi Müzik
Mazlum Çimen – "Nokta"

En İyi Erkek Oyuncu 
Tayanç Ayaydın – "Pazar – Bir Ticaret Masalı"

En İyi Kadın Oyuncu 
Nurgül Yeşilçay – "Vicdan"

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu
Volga Tekinoğlu – "Gitmek" & "Başka Semtin Çocukları"

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu
Övül Avkıran – "Pandora'nın Kutusu"

En İyi Görüntü Yönetmeni ve Kodak Ödülü Sahibi
Zekeriya Kurtuluş – "Vicdan"

En İyi Sanat Yönetmeni 
Türker İşçi – "Başka Semtin Çocukları"

En İyi Kurgu
Mustafa Preşeva – "Vicdan"

En İyi Ses Tasarımı ve Miksaj 
Kostasvi Variopiotis – "Nokta"

En İyi Özel Efekt
Burak Balkan – "Üç Maymun"

En İyi Laboratuvar
Fono Film – "Gökten 3 Elma Düştü" & "Vicdan"

EN İYİ KOSTÜM TASARIMI 
Zeynep Sırlıkaya – "Pazar - Bir Ticaret Masalı"

En İyi Makyaj ve Saç Tasarımı
Vesey Üsten – "Vicdan"

45'İNCİ ANTALYA ALTIN PORTAKAL FİLM FESTİVALİ ULUSAL UZUN METRAJ YARIŞMASI SİYAD ÖDÜLÜ
"Hayat Var" – Yönetmen: Reha Erdem


4
5'İNCİ ANTALYA ALTIN PORTAKAL FİLM FESTİVALİ ULUSAL BELGESEL FİLM YARIŞMASI 

En İyi Belgesel
"Adakale Sözlerim Çoktur" – Yönetmen: İsmet Arasan

Jüri Özel Ödülü
"Nefes" – Yönetmen: Cüneyt Birol

45'İNCİ ANTALYA ALTIN PORTAKAL FİLM FESTİVALİ ULUSAL KISA FİLM YARIŞMASI 

En İyi Kısa Film
"Gemeinschaft" – Yönetmen: Özlem Akın


4'ÜNCÜ ULUSLARARASI AVRASYA FİLM FESTİVALİ

EN İYİ FİLM 
"Khamsa" – Yönetmen: Karim Dridi

EN İYİ YÖNETMEN 
"Bitmeyen Yürüyüş" (Aruitemo Aruitemo) – Yönetmen: Hirokazu Koreeda

ULUSLARARASI AVRASYA FİLM FESTİVALİ SİYAD ÖDÜLÜ
"Üç Maymun" – Yönetmen. Nuri Bilge Ceylan

NETPAC ÖDÜLÜ
"Sonbahar" – Yönetmen: Özcan Alper

ELEŞTİRMENLERİN ÖDÜLÜ
"Nokta" – Yönetmen: Derviş Zaim

T.C. KÜLTÜR VE TURİZM BAKANLIĞI KÜLTÜR VE SANAT ÖDÜLLERİ 
MUHTEREM NUR
EŞREF KOLÇAK
YÜCEL ÇAKMAKLI

ORTAK YAPIMLAR SENARYO GELİŞTİRME ÖDÜLÜ
"El Yazısı" – Ali Vatansever






Herkes gibi ben de ödüllerin Nuri Bilge Ceylan'ı Cannes'da sükse yapmış filmi Üç Maymun'a gitmesini bekliyordum. Ki anketimizde de bu sonuç çıkmıştı. Ama bu sene her şey öyle bir tepetaklak oldu ki En iyi Film Ödülünü Yabancı Bir Yönetmen'in Türk oyuncularla çektiği ortak yapım filmi Pazar - Bir Ticaret Masalı'na verdiler. Film'in yönetmeni 7 yıl önce gelmiş Türkiye'ye ve burayı çok sevmiş. Etkilendiği yönetmen ise Türkiye'nin En büyüğü Yılmaz Güney'den başkası değilmiş. Merak etmedim değil filmini. İzlemek için sabırsızlanıyorum.


Genel bir değerlendirme yaparsak gece uzun süre sonra (Filler ve Çimen'den sonra) Derviş Zaim'in gecesi olmuş gibi. Belki en iyi filmi alamadı ama En iyi Yönetmen'i, Jüri özel ödülünü ve Avrasya Film Festivali Eleştirmen'ler ödülünü aldı. Reha Erdem için de güzel bir geceydi. Hayat Var ile Siyad Ödülü Aldı.  Bir Reha Erdem sever izleyici olarak ben sevindim. Neyse efendim daha uzun uzun yazmak isterdim ama işlerimden güçlerimden ancak bunu size iletecek kadar vakit bulabildim. Kısacası enterasan ve farklı bir ödül gecesi oldu Altın Portakal için. Favoriler boş çıktı, uzun süredir festivale küsmüş sayılacak yönetmenler ödül almış oldu. Ama olan gene yazık Çağan Irmak'a oldu, eli boş döndü. Başka bahara Çağan Irmak diyoruz ve bu yazıyı da burada noktalıyoruz.



 
Designed By OddThemes & Distributd By Blogger Templates