Umut Sarıkaya son dönem karikatüristleri arasından sıyrılıp kendi kitlesini yaratanlarda ön sırada geliyor. Çizimlerinden çok esprileriyle ön plana çıkıyor ve kızlar pek ilgilenmiyor onun karikatürleriyle. Kızların tercihi Yiğit Özgür ve Meşhurluğu sınırları zorlayan Uğur Gürsoy'un çocuksu masum komiği Fırat ama.
Kitap olarak aslında çok da öyle büyük bir popülerlik yok gençler arasında. İhsan Oktay Anar kendi yarattığı okuyucu kitlesiyle Türk Edebiyatçıları arasından sıyrılıyor. Filmi çekilen kitaplar, filminden sonra hala çokca okunuyor.
Televizyonlarda izlenen şeylerin başında gençlik dizisi adı altında yaşamlarını sürdüren Kavak Yelleri oluyor. Avrupa Yakası her şeye rağmen izleniyor...muş... Melekler Korusun var bir de. Özge Özpirinçci için bile izlenebilir evet kabul ediyorum. Aşk-ı Memnu tüm donukluğuyla bir diğer gözdesi gençlerin. Yaprak Dökümü de izleniyor sanırım. İşin gerçeği ikisi de akmıyor.
Müzikal tercihler en çok değişeni oluyor. Bir yanda POPüler müzik (Serdar Ortaç, Muraz Boz vesaire) dinleniliyor, diğer tarafta Anadolu Rock'lıktan sıyrılma çabasındaki Gruplar gidiyor. Alternatifleri de bol. Balkan Müziklerini dinleyenler, Amelie ile şarkıları dillere düşmese de benim için her zaman Türkiye'deki konseri öncesi verdiği röportajındaki orak çekiçli tişörtüyle aklımda kalacak olan Yann Tiersen var sonra. Ve 80'ler, 90'lar ve bunların partisi, Umut Sarıkaya mizahıyla geçen senenin partisine kadar gider bu yol.
Yabancı Diziler var diğer taraftan. Lost'u izlemeyeni dövüyorlar evet. Heroes var sonra, Prison Break hala izleniyormuş, House MD (Ki favorim olur), Supernatural, Dexter, How I met your mother diye gider bu liste. Bir de bunun alt kültürü ah nerde o eski diziler insanları var ki OZ başlıca tercihleridir. Seinfield izleyenleri de var -ki ben de izlerim- ama benim tercihim Edgar Wright'ın destansı dizisi Spaced'tır, bizim ellerde bileni azdır.
Filmlerde her zamanki gibi Amerikan Sinemasının ağır makyajlı yapımları ön sırayı çekse de son dönem ultra entellektüel çevrelerimiz de Uzak Doğu Filmleri de tutuyor. Avrupa sineması ve ağdalı yapısı hala biraz daha uzak duruyor bizlere. Son dönemde Türk Filmleri de çok gidiyor.
Fotoğraf makinelerinin hayatımıza girişlerindeki hızı göz önüne alınınca ortalık fotoğrafçıdan geçilmiyor ve herkes fotoğraf çekiyor. Fotoğraf Altın çağını yaşıyor da denebilir buna, Kaosunu da. Kısa film hala bir miktar daha uğraş gerektirdiği için aynı genişliğe yayılmadı, yayılsa da festivallerin söz hakları yüzünden bir fotoğraf kadar yaygınlaşmıyor bizlerde. Dergilere yazılar yollayanlarımız da vardır.
Apple'ın otoritesi hala sürüyor. Iphone son dönemlerin modası. Ellerden ellere geçiyor. Aşkı Memnu sağolsun bol bol reklamını da yapıyor. Facebook ve Msn sanal alemin krallığında yerleri tartışılmaz. Ekşi Sözlük ve klonları tutuyor. Yasaklara rağmen Youtube'a girilmeye devam ediyor.
1 Mayıs çok tutmuyor. Mayısın ilk haftasındaki bahar şenlikler tutuyor...
Bunların hepsi benim kendi yorumlarımdan ibaret olmaktan da başka bir amaç içemiyor elbette.
3 Mayıs Pazar 2009
Bir işçi çıkıp Taksim Meydanı’ndaki anıtın üzerine, sarılıp Atatürk heykelini öpüyor. Yanaklarından... “Şükür kavuşturana” der gibi. ‘Makul zaferin’ mührü gibi. Birine, bir yere, bir zafere kavuşmanın değil; kendine kavuşmanın sevinci bu. Apar topar, alalacele ama yine de halaylar çekiliyor. 1 Mayıs marşı söyleniyor, konuşmalar yapılıyor. Hiç değilse ‘öncü birlikler’ mahiyetindeki kitle, aslında zaten kendisine ait olan alana ‘geri geliyor’. Tam bir saatte bitiyor miting. Tam bir saat sonra, Taksim Meydanı tam da muktedirin istediği gibi, steril, insansız, sessiz, tam teçhizat polisli olarak bomboş kalıyor. Muktedir meydanları böyle görmek istiyor; insansız. Oysa biz hep birlikte olmak istemiştik... Genç Siviller’e tebrik Bazıları eleştirecektir. ‘Parasıyla eylem yapmışlar’ diye. Umurumda değil. ‘1977’de buradan ateş edenler bulunsun’ pankartı The Marmara Oteli’nin camından sarktığı anda içim titredi. Genç Siviller grubuna tebrikler. Onlar da olacak Türkiye’nin demokrasi mücadelesinde. Bazıları kızdılar. Televizyonlar, haberleri verirken bile nasıl azarlayacağını şaşırdı. Gençler sapanlarına sarılmışlar. Gaz bombasına ve copa sapanla karşılık vermişler. Nişantaşı’ndaki lüks cafe’lerde içleri titremiş ‘vatandaşın.’ Mülke, her türlü müesseseye karşı olanlar sapanlarını koskoca devlete doğrultmuşlar. Onlar da olacak Türkiye’nin özgürlük mücadelesinde. Herkese ‘uçuk’ gelecek fikirleriyle, enerjileriyle onlar da olacak. Hatta şunu da söyleyeyim: Bu olaylar olurken Nişantaşı’nda cafe’de oturmayı seçmiş ‘beyaz Türk’ de olacak. Memleketin geri kalanına ‘uçuk’ gelecek hayatlarıyla, zevkleriyle. Hak-İş veya Türk-İş yönetiminde olsaydım, 2 Mayıs günü kaçacak yer arardım. Uslu çocuklar olarak Taksim anıtına çelenk bırakırken herhalde DİSK’in ve KESK’in Taksim Meydanı’na çıkamayacağını hesap ediyorlardı. Herhalde kendilerinin ‘sınıfın’ örnek öğrencisi olarak gösterileceğini sanıyorladı ertesi günün gazetelerinde. Öyle olmadı. Arka sıradakiler kazandı. Ne kadar kızsam da onlara, onlar da olacak Türkiye’deki adalet mücadelesinin içinde. Baka baka öğrenecekler ne yapmaları gerektiğini. Sola çektikçe araba, onlar da sola çekecekler ister istemez. Yaptığının ne olduğunu hiç fark etmeden, ne kadar faşizan bir kültürün parçası olduğunu hiç ayırt edemeden televizyonları başında olup bitenleri polisle göstericiler arasında bir maç gibi izleyenler... Onlar da olacaklar. Baktıkça baktıkça hatırlayacaklar, onlar için yeniden söke söke alınan hakların zaten onlara ait olmuş olduğunu geçmişte. İşten atıldıkça, aç kaldıkça, tarumar oldukça... Hatırlayacaklar. Bu yüzden gelecek yıl başka bir şey olacak. Bir yıl sonra 1 Mayıs 2009’un önemi şudur: 1 Mayıs 2010’dan bir önceki 1 Mayıs’tır. Önümüzdeki yıllarda, öyle sanıyorum ki 1 Mayıs 2009 için şöyle diyeceğiz: ‘O, 1 Mayıs 2010’dan bir yıl önceydi.’ Çünkü gelecek yıl başka bir şey olacak. Biliyorum ki işçiler, emekçiler, bu ülkenin demokrasiden yana tüm güçleri bu yıl araladıkları kapıya bütün bir yıl ayaklarını dayayacaklar. Aralanmış kapı açılacak. Ayak dayanan yere omuzla yüklenilecek. Olmadı bir daha yüklenilecek. Ve gelecek yıl, ara sokaklardan azaltılmadan, ‘makulün’ ne olduğuna sadece ama sadece kendisi karar vererek kitle Taksim Meydanı’na yürüyecek. Muktedirin kalesinde gedik açıldı. Açılan gedik sadece ama sadece büyüyecek. Ece Temelkuran | Köşe Yazısının Aslı için Tıklayınız
Uzun tren yolculuklarıdır izmir'e gidişlerimden aklımda kalan.
Mavi tren'in eski ve zaman zaman çok soğuk, zaman zaman çok sıcak vagonlarında,
Yan koltuğumda uyuyan annem ve bir beşikteymişim gibi uyumam için beni sallayan metal soğuğu vagon annelerimle bitmeyen yolcuklar.
Halkalı'dan Basmaneye gitmek bilmeyen vagonlar, İzmir'e gitmek istemeyen bir çocuk ben.
Pazartesi günleri: Görüş günüdür Buca Cezaevinin. Ve hep pazartesileri basmane garına girerdi benim trenlerim.
Uzun uzadıya taksi yolculuklarında, lağım kokardı Ege İzmir'de ve mütemadiyen yağmur yağardı bir yerlerinde. Her yol Buca'ya varırdı benim için İzmir'de.
Buca Cezaevi: Orta çağdan kalma bir derebeyi kalesi. Cüzzamlıların kovulduğu bir ada.
Karşısında bir kıraathane. İçinde, emekliliğin verdiği boşluğu okey ve iskambil oyunlarıyla doldurmak isteyen, ağızlarında bitmiş sigalarıyla yaşlılar ve işsizliklerinin utancı yüzlerinden okunan ve yaşlılardan daha çok ve daha afilli sigara içen İzmir delikanlıları.
Televizyonda her daim bir şeyler çalardı ama kimse orada bir televizyon olduğunun bile farkında değildi.
Buca Cezaevi karşısındaki kıraathanede beklerdik annemle görüş saatini. Elimizde kapı önündeki fırsatçı simitçiden alınmış bayat simitler, masamızda çay bardakları izlerdik görüş için bekleyen insanları.
Utana sıkıla sırada ilerleyen ve içerdeki yakınını görmek isteyen insanlar yığınıyla dolardı hep Buca'nın önü. Çoğu yaşlı ana babalardı. Yüzlerinde utanç, içlerinde onları oraya sürükleyen çocuklarına kızan bir parça, çocukları yaşındaki askerlerden azar işite işite girerlerdi içeriye. Uzun bir yolun kenarı ellerinde kalaşnikovlu askerlerle dolup taşardı hep. Bir parça daha fazla yesin diye çocuklarına getirdikleri erzağı bu kalaşnikovların namlusuyla karıştırırdı askerler. Bir şey diyemezdiler...
Sonra içeri giriş vakti yaklaştıkça bir buruk heyecan sarardı yürekleri. Bir bilinmedik yoldan geçer gibi geçerledi avlusundan Buca'nın. Demir kapılardan geçerken başlanırdı aramalar. Çoraplarına kadar aranırlardı. Üstlerinde mahrem yerlerini örten bir kaç bez parçasından fazlasını bırakmak yasaktı. Yasak olan her şeyden farklıydı bu yasaklar. Gücüne giderdi insanın. Bir zille başlayan görüşmeler, gene bir zille biterlerdi. Gardiyanlar volta atarlardı yasak şeyler konuşmayalım diye arkamızda ve elleri bağlı arkalarında. Ve demir tellerin ve camların arasından duyurumaya çalışırdık sesimizi birbirimize.
Güneş görünürdü bazen Ceza evinin pencelerinden. Kabinlerdeki insanlar Tanrı onlara gülümsemiş gibi sevinir daha bir şevkle sarılırlardı demir parmaklıklara. Ben de çok sarılıdım o parmaklıklara. Arkasında abim. Ben küçük bir çocuk, bir haber dünyadan. Sonra bir zil çalar ve biterdi görüş saati. Yolumuz gene Basmane'yi gösterirdi.
Basmane garı: delilerin ve evsizlerin uyumak için kendilerine yer bulduğu bir yerdi. İki büfe vardır içinde Basmane'nin. Bazen birinden alırdık yolculukda gereken erzakları, bazen diğerinden. Trenler gelirdi ara sıra. Hepsi birbirine benzerlerdi. Bizimkisi anons edilince koşarak giderdik yerlerimize. Kondüktörler ellerinde liste gelip kontrol ederken biletlerimizi vagonlar yeniden sallamaya başlarlardı bizi.
Bir İzmir yolcuğunda çizmiştim ön sırada oturan yaşlı bir adamın resmini. Annem hevesle göstermişti adama çizdiğim resmi ve adam gülümsemişti iki uyku arasındaki uyanıklığında.
Bir İzmir yolcuğunda görüş sırasında aşık olmuştuk tanımadığım ve abimle konuştuğu için kıskandığım kıza. Sarı ince bedeni ve her daim güzel kıyafetleriyle çocukça sevmiştim onu. Çok sonraları ben unutup gitmişken onu ve abimi kıSkanmazken artık ondan, abimin hala görüştüğünü öğrendim o kızla. Gülümsedim içimden. Sustum.
İzmir yolculuklarında öğrendim daha bir çok şeyi. Kaybolmamak için sarılmayı bir tanıdığa, bir yabancı şehirde yabancı insanlar arasında dolaşmayı, ve sevemedim İzmir'i bir daha. Sevmek istemedim. Sevecek bir şeylerim yoktur belki orada. Sevecek bir şeyleri bırakmışımdır çok uzaklarda...
Bir yerden başlamalıydı. Başlama noktasından başladım bende. Gecenin yarısını 13 dakika geçmiş ve her an 14...15...16....... geçebilir. Ne mi yapıyorum? Kucağımda geçen yaz bir marketteki indirimden yararlanarak aldığım orta karar dizüstü bilgisayarımla, Blogger'ın metin kutusuna yazı yazıyorum.
Yarın Akustik adlı bir dersten sınavım var. Bir klip çekmem lazım, bir fotoğraf sergisi için çalışmam, bir dergiye yazı yazamam. Yaptım mı? Hayır. Ama içimde zerre kadar bir rahatsızlık yok. İşte bu rahatsız ediyor beni. Hissetmemek gibi bir şey bu. Acıyı hissetmemek gibi. Elim sende oynayan bir çocuk koşturmasında çimlerin arasına saklanmış hain bahçe musluğuna ayağını çarparsın ya, sekerek de olsa acıyı hissederek devam edersin yakalanmamak adına koşmaya. Çarptım, acıyı hissetmeden duruyorum ama. Neden hissetmediğimi bilmiyorum, ama içim rahat. Ne de olsa geçtim bahçenin hain musluğunu, arkamdaysa güneşten rengi açılmış tişörtüyle güneşten rengi koyulaşmış mahalle arkadaşım.
Çok oldu bir oyun oynamayalı şöyle en hasından. Bir davul zurna, çelik çomak, yerden yüksek ve favorim saklambaç. Bazen oyundan sıkılınca saklanırdım kimsenin bulamayacağı bir köşeye ve sessizliği dinlerdim. Arada bir oyun oynayanların sesi gelirdi uzaktan, el daha bitmemiş olurdu. Kavgalar çıkardı, bense soğuk bir taş zemine çömelmiş kimse beni bulmasın diye her zamankinden daha az nefes alırdım. Özledim saklambaç oynamayı. Özlemişim daha doğrusu. Daha neleri özledim kim bilir farkında olmadan. Farkında olmak için önce hatırlamak gerekiyor...
Kötü filmler izliyorum boyuna. Bol vahşet dolu, beyin siken cinsten. Beynim tecavüze uğrarken ben bakıyorum. Sonra film bitiyor bir yerde, üzülüyorum. Kötü şeyler yiyorum. Fazla sigara içip, her zamankinden fazla alkol tüketiyorum. Bunu neden yaptığım konusunda bir fikrim var mı diye soruyorum. Cevabı yok.
Ne oldu anlamadım ama bahar havası çarptı sanırım. Ağaçlar tomurcuk saldılar. Gökyüzü gri elbisesini çıkardı çoktan, çıplak mavi tenini sergiliyor utanmadan.Ve güneş yakıyor. Güneşi severdim ben. İlkel bir duyguyla umut verirdi bana doğduğunda. Güzel şeyler olacak gibi gelirdi. Güneşin altında değişen hiçbir şey yok demişti bir filozof ve bir diğeri aynı suda bir kere yıkanabileceğimizi. Değişmeyen tek şey değişimdi. Değişiyorum haliyle. Sevmiyorum eskisi kadar güneşi. Umudu daha evrensel tanrılara bırakıyorum. Bahar havası fena çarpmış olsa gerek ki gecenin yarısını saat artık 27 geçerken ve ben bunu daha yazdığım anda bile 28'i alt köşedeki bilgisayar saatinde görürken çok fena saçmalıyorum.
Uykum var. Her gece neden uykusu gelir ki insanın? Bazı geceler gelmesin istiyorum ya hep geliyor. Davetsiz misafir bu olsa gerek. Sen istesen de istemesen de geliyor bir şekilde. Uykum var. Uyumuyorum. Serkisof az önce son sözlerini söyledi ve yattı windowsun mesajlaşma aparatından. Uykusu varmış onun da. Benim de var. Ama saçmalık sınırı Lynch'inkine eş rüyalar görmek istemiyorum. Bir köpeğe kuzgun diye seslenmek ve looney toons çizgi filmlerinden aparma kulübesinin kapağını bir stopmotion hindisiyle kapatmak istemiyorum artık rüyamda. Bizim ön bahçede kulak bulmayı yeğlerim. Daha sanatsal ve daha etkileyici olur belki rüyalarım.rüyamda Blue Velvet'i söyler bir kadın belki...
Etkileyecek kimse yok. Etkilenecek de. Sadece ben varım. Odamın dört duvarı var, yanımda masam, yatağım, kaset koymak için yapılmış ama bugünlerde silme CD dolu rafım ve babamın bir zamanlar sıkıntıdan oynadığı dartım. Etkilenmek istiyorum. Kim veya ne fark etmez. Etkileyici olsun yeter.
Sinemalara çift olarak gitmek istiyorum eskiden yaptığım gibi. Filmi izlemek yerine sevgilimi karanlığın çekiciliğinde öpmek, taciz etmek ve büyük bir iş başarmışçasına salondan çıkarken gülümsemek istiyorum. Birinin filmi anlatmamı istemesini ve yüzümde hınzır bir ergen gülümsemesiyle pek izleyemedim demek istiyorum. Bir birahanenin ortasında, etrafı insanlarla dolu bir masada kimsenin beni dinlemediğini bile bile konuşmak iyi gelirdi bana. Artık masalarım dört ya da beş kişiyi geçmiyor. Herkesi hayatımdan çıkardım. Geri kalanları da bekliyor tahliye çıkışlarında. Yeni baştan hayat kurmakta üstüme yoktur. Sonra dönüp geriye bakmamakta da. Özlüyor muyum geçmişte kalan yaşamlarımı. Hangisini daha çok özlüyorum. Özlemek için hatırlamak gerek.Hatırlamıyorum.
Bir tatile gidecek arkadaşlarım. Zorla beni de götürmek istediler. Gitmedim. Hiçbir zaman sevmedim her şey dahil tatilleri ve her şey dahil otel odalarını. Parasız pulsuz kalarak ve son paramı bir öğün yemek çıkarıp üstüne de bir bira içecek şekilde ayarlamak daha eğlenceli geliyor. Kıyı şeridinde oturup, donuma kadar kuma batmak, suda bata çıka yüzmek, dalgaları ezip geçmek ve yan tarafta yüzen güzel kızın sallanan bacaklarına şairene bir abazalıkla bakmak tercihim. Gecesinde bir bara gidip içmek, yan masadaki kızı kesmek ve dans pistinde amansızca karşısına çıkıp tavlamak ve geceyi geçirmek. Özlüyorum. Hatırlıyorum. Özlemiyorum.
Saat 40 geçiyor artık. Aynı şeyleri tekrarlamak yerine bir yerde bitirmeli diyorum. bitirmeye kafamda bitirerek başlıyorum. Uykum var. Bir çok şeyi özledim ama ne olduklarını bile bilmiyorum. Yazmayı sonlandırıyorum. Saat artık gece yarısını 41 geçiyor. Birazdan 42...43...44...45........................
Oldum olası zaafım vardır b filmlere. Zombi filmleri, Canavar filmleri vesaireler... Hepsini anlamsız bir zevkle ve vakit ayırarak izlerim. Sanırım bu filmlerin hiçbir şey düşündürtmeden aldığı vakti geçirtme özelliğinden kaynaklı olsa gerek. Ama bu zaafım bazen kötü sonuçlara da yol açmıyor değil.
Bugün haftanın ilk günüydü. Sinemaya gitmek için yola çıkma nedenim Reha Erdem'in Hayat Var'ı -eğer sinemanın derebeylerine boy eğmediyse ve hala bir yerlerde gösterimde kalmayı başardıysa - onu izlemekti. Ama gel gör ki çoktan sinema salonları mevsimlik işçilerine yol göstermiş, her sene Amerikan'ın bağrından kopup gelen Holivud filmi diye tabir edilen şaheserlerle dolup taşmıştı. Malum yaz göründü, Amerikan endüstri sineması işini bilir edayla ağır toplarını ve ağır toplarının yancısı kötü filmlerini salonlarımıza yollamışlardı.
Bu şanssız dönemde ve bir de buluşmam gereken biri olması nedeniyle ben de saati en uygun filme yani Splinter'a(Türkçe meali Kıymık) bilet aldım. Filmle ilgili bir fikrim yoktu ama ucuz bir korku filmi olduğu daha afişinden kendini belli ediyordu. İlgimi çeken de bu olmuştu sadece. İyi ve boş vakit geçirme imkanım vardı.
Girdim salonuma, zaten benden başka dört beş kişi vardı ve bunların hepsi de kanları sinema salonunda aşk tazeleme, biraz da libido arttırma meraklı gençlerle doluydu. Ne işim vardı benim burda ya bir kere kafaya koymuştum yalnız başıma sinema salonlarını ziyaret etmeye (Ara sıra esiyor böyle. Bir filme tek başına gitmek ve kimsenin sesini duymadan o karanlıkta filmi izlemek. Bu da o esintilerden biriydi).
Film başladı. Epey de iddialı başladı. Görüntüler fena değil, atmosfer iyiydi. Ta ki bizi filmin ana kahramanı garip yaratıkla karşılaştırdığı sahneye kadar. Zira o an anladım bu filmin bir Amerikan Bağımsız Filmi olduğunu. Çekimler iyiydi iyi olmasına ya efekt yapacak güç olmadığından yaratığı oldukça kısa ve bize birşey anlatmaz şekilde gösterip geçtiler. Ve film tam anlamıyla başladı.
Bağımsız Amerikan filmleri tarzı ne olursa olsun yaratıcı oluşlarından kazanırlar. Testere serisinin ilk filmi bunun en büyük örneğidir. Bir B film olarak doğmuş (yaklaşık 10 milyon dolarlı bir B film olduğunu söyleyelim ama. Bizde bu parayla film çekmek müsrüflüktür :) sonradan bir fenomene dönüşüp kan-revan pornografik korku mitini beyinlerimize yerleştirmiştir. Ama bu film bir kere baştan kaybediyordu. Romero abimizin ilk filmi The Night of The Living Dead'le (Tabi western zamanlarında yaratkısız şekilde bu konsept kullanılmıştır. Bkz: Rio Bravo) başlayan yaratıklar/zombilerle sarılı bir mekanda sıkışıp kalma fikri filmimize başından işlemişti. Sonra bu tip filmlere bir farklılık getiren, her ne kadar bir zombi filmi olmasa da vampir filmi olan senaryosu Tarantino imzalı, Robert Rodriguez filmi From Dusk Till Dawn'ın meşhur kanun kaçağı, rehine ilişkisi de filme on beş (bilemedin yirmi) dakika içinde eklenmişti. Aslında biraz da efektleri kuvvetli olsa ve bize bu saçma yaratığın bir mantığı olduğunu gösterse belki daha izlenir kılınırdı film. Ama bu dakikadan sonra senarist madem hikaye başladı kaptırıp gidelim demiş olacak ve yönetmen de ulan bu kadar efekti yapamıyoruz bari hareketli, dan dun görüntüler eşliğinde milleti gerelim, araya da korku pornografisi tadında bol et ve kan koyabilirsek koyalım demiş. Ve Splinter, bizdeki adıyla Kıymık doğmuş.
Filme Screamfest 2008'de bol da ödül vermişler. Üstelik ödüllerden biri de efekt ödülüymüş. Neresine vermişler merak etmekten başka bir şey yapamadım. Ayrıca en iyi filmi de bu almışsa diğerlerinin vay haline. Baştan sona iyi bir film olacağı varken kötü bir film olmuş Splinter. Ed Wood D. Junior'ın dediği gibi detaylar seyircinin dikkatini çekmez mantığıyla hareket etmişler ve ustaları gibi kaybetmişler.
Bir de ucu açık bir sonla bitirilmiş film. Sanırım bu Bağımsız Film yönetmenlerinin sendromu olsa gerek Amerika'da. Filmi çektik, ödülü aldık, izlettik de millete. Şimdi siz bana para verin ben daha çok efektli daha kaliteli ama hiçbir zaman ilki kadar bile yaratıcı olmayan bir devam filmi çekeyim.
Neyse efendim. Film bitti, Jenerik bitmeden kalkmak "Annem Sinema Öğreniyor" kısa filminden beri adetim değildi, bu sefer kalktım ve çıktım salondan. Temiz bir hava aldım. Bir cigara yaktım. Beklediğim kişiyle filmin belirli geçiş anlarında mesajlaşmıştık sinemanın önüne gelecekti. Geç kalmıştı. Telefonumu çıkarıp aradım. Bu filmde benim için mazide kalan bir b film oldu.
Esenlikler dilerim...
Fatoş Güney'in Türk Sineması İkinci Yılmaz Güney'i Olarak Mahsun Kırmızıgül'ü gösterdiği şu günlerde herkes gibi ben de gidip izledim Güneşi Gördüm'ü. İşin aslı Fatoş Güney'in bu -benim açımdan talihsiz- beyanatını duymadan önce de merak ediyordum filmi.
"Türkiye'nin kanayan yarası" olarak anılan bir savaşı anlatıyordu film. Çok şey beklemiyordum filmi izlemeye giderken. Beklediğimden fazlasını da bulamadım. Tıpkı "Türkiye'nin Kanayan Yarası" lafı gibi basmakalıp bir hikayeden ötesi değildi beni bekleyen.
Mahsun Kırmızıgül aslında bu hikayelere gerçekten de yabancı olmayan biri. Bu savaşı yakından yaşayan, belki içinde olmasa da tahmini olarak içinde olan bir çoğunu tanıyan biri. Böyle bir hikaye anlatması bu açıdan doğaldı. Ve bu hikayeyi "Ne şiş yansın ne kebap" tadında anlatması da Kırmızıgül'ün popüler olandan doğmuş olan ünlü kimliğine oldukça yakışıyordu. Beklediğim oldu savaşmayalım dosyalr, hepimiz kardeşiz temalı bir filmin içinde buldum kendimi. Gelelim şimdi filme neden böyle yaklaştığıma:
Doğuanadolu'da bir Köyde, bir operasyonun ortasında başlayan, sonra klişe olarak adlandırılan bir çok motifi (erkek çocuk, kuma getirme vesaire...) içinde barındıran ve zorunlu göç hikayesini aslına çok da değinmeden herkesin bildiği sabun nedenleriyle (Sadece bu savaş yüzünden boşaltılmadı oradaki köyler işin gerçeğinde. Oradaki savaş bir bahane oldu. İşin gerçeğinde devlet oraya hizmet götürmek yerine oradaki insanları hizmet olan yerlere çekip, işe yarayanından iş gücü elde etti, işe yaramayanını/geri kalanını da görmezden geldi) gösteren bir girişle başlar hikayemiz. Derken İstanbul Büyük Şehir, hem güzel hem zor diye devam eder. Film asıl temasının yanına bir çok yan temayı da ekleyerek (Eşcinsellik, Akraba evliliği, Bilgisiz yetişen insanlar, yaşam kavgası, mültecilik gibi...) yoluna devam eder. Kah iki ayrı yol seçmiş kardeşin hikayesine ağlarız, kah eşcinsel olma yolunda ilerleyen kardeşin çektiği ızdıraba. kah bilgisizlik ve yaşam şartlarının verdiği zorlukta bir çamaşır makinesinin katili olduğu bebeğe, kah ülkeyi terkedip giden insanların can pazarındaki hallerine...
Film boyu bolca ağlamak kolay. Bir nebze orada yaşamışsanız veyahut duymuşsanız ve bir nebze de insansanız her üç sahneden birinde ağlayabilirsiniz. Ve her üç sahneden birine sıkıştırılmış "Bu savaş çok yanlış" temalı repliklere gönülden inanır ama aslında olayın özünü anlamadan filmi izlersiniz. Çok üzülür, empati kurar, "Evet bu savaş yanlış" der ve salya sümük salondan ayrılır on dakika sonra da bu arınmanın/catharsisin verdiği rahatlıkla hayatınıza devam edersiniz.
İşte bu filmin yanlışı da bu noktada baş gösterir. Eyvallah, bir çok olayı olduğu gibi yansıtmış Kırmızıgül sinema perdesine. Zorunlu göçü, kardeş kavgasını ve daha nicelerini gösterip vah vah dedirtmiş bize. Ama bize bir sorgulama yaptırmadan bunları dedirtmesi belki de bu kadar popüler olmuşken bir çok kişiye bir şeyleri göstermenin en uygun olduğu zamanda bir kaçış olmuş. Mahsun Kırmızıgül kendi catharsis'ini yaşarken ve ben görevimi yaptım derken, halktan yana politik görünen bir filmle karşımıza çıkmış ama bilerek ya da bilmeyerek tam tersi bir politiklikte, tam tersi organlara hizmet eden bir film çekmiş. Bir çoğumuz da bunu izleyip, ağlamaktan fazla hiçbir şey yapmamışız.
Fatoş Güney işte bu noktada bir gerçeği kaçırdığının farkında mıdır bilmem? Yılmaz Güney'in filmleri insanların sorunlarını anlatırken bir yandan da sorgulatırdı bize olanları. Bir Yol filminde, bir Sürü filminde veyahut Umut filminde biz sadece izleyip ağlamaz, üzülmez "Ulan bir dur" derdik. Bu filmdeyse bir dur demeye vakit bulamadan ağlıyoruz sadece. Catharsis denen şey bu olsa gerek. Günahlarımızdan arınıyor, kiliseden çıkıyor ve yeni günahlar işlemeye devam ediyoruz bu filmden sonra. Çünkü daha on dakika önce bolca ağlayıp günah çıkardık o insanlar adına. Gerçeklerse yeni günahlarımızda yaşıyor...
Son zamanlarda sıkça dinlediğim bir şiir. Yılmaz ERDOĞAN'ın seslendirmesi ayrı bir güzel. Taksim Trio, Yılmaz ERDOĞAN ve Mevlana Celaleddin Rumi bir arada. Dinlemesi bu kadar güzel olan başka bir şiir yok son zamanlarda.
Şiirin daha geniş kapsamlı hali ise aşağıdaki şekildedir:
..........................
duydum ki bizi bırakmaya azmediyorsun, etme.
başka bir yar, başka bir dosta meylediyorsun, etme.
sen yadeller dünyasında ne arıyorsun yabancı?
hangi hasta gönüllüyü kastediyorsun, etme.
çalma bizi, bizden bizi, gitme o ellere doğru
çalınmış başkalarına nazar ediyorsun, etme.
ey ay, felek harab olmuş, altüst olmuş senin için
bizi öyle harab, öyle altüst ediyorsun, etme.
ey, makamı var ve yokun üzerinde olan kişi
sen varlık sahasını öyle terk ediyorsun, etme.
sen yüz çevirecek olsan, ay kapkara olur gamdan
ayın da evini yıkmayı kastediyorsun, etme.
bizim dudağımız kurur sen kuruyacak olsan
gözlerimizi öyle yaş dolu ediyorsun, etme.
aşıklarla basa çıkacak gücün yoksa eğer
aşka öyleyse ne diye hayret ediyorsun, etme.
ey, cennetin cehennemin elinde oldugu kişi
bize cenneti öyle cehennem ediyorsun, etme.
şekerliğinin içinde zehir zarar vermez bize
o zehiri o şekerle sen bir ediyorsun, etme.
bizi sevindiriyorsun, huzurumuz kaçar öyle
huzurumu bozuyorsun, sen mahvediyorsun, etme.
harama bulaşan gözüm, güzelliğinin hırsızı
ey hırsızlığa da değen hırsızlık ediyorsun, etme.
isyan et ey arkadaşım, söz söyleyecek an değil
aşkın baygınlığıyla ne meşk ediyorsun, etme.
............................







