SON DAKİKA

30 Eylül 2008 Salı

Yaşamın kıyısından Türkiye’ninse dışından

Kazım Koyuncu, Mahir Çayan, Deniz Gezmiş, Nazım Hikmet, İstanbul, Karadeniz, Taksim, Bir Mayıs, kapkaç, işkence, terör, bayram… Bunca Türkiye karakteri ve hikâyesi içine düşmüş bir film, Almanya’nın Oscar Adayı, Altın Portakal’ın Ulusal Yarışma bölümde yarışmış; çok uluslu bol kültürlü Yaşamın Kıyısında…
Fatih Akın, Duvara Karşı’yla Berlin’de ödül aldığından beri “Türk Yönetmen” sıfatını daha bir uygun görmeye başladık ona. Hâlbuki daha öncesinde de filmleri vardı; ama milletçe böbürlenmeyi sevdiğimizden bir ödül gerekiyordu Akın’ı Türkiye topraklarından saymamız için. Artık bir film çekti mi sahiplenmeye, gururla izlemeye aldığı ödülleri takip etmeye başladık. Ve o da bizi kırmadı içinde bolca Türkiye bulunan bir film çekti bu sefer.

Filmin Kısa Bir Özeti

Filmin kısaca öyküsünden bahsedersek. Ayten yasadışı bir örgüt üyesidir (“kökü dışarıda” olanlardan yani devrimcilerdendir Ayten kızımız) ve bir eylemi başarısızlıkla tamamlaması sonucu polis tarafından aranmaya başlanır ve ülkesinden ayrılıp Almanya’ya gider. Hikâye Ayten’in Almanya Acı Vatan’da yaşadığı zorlukları “Devrimci”lerden yardım görmeyişini (hatta zarar görüşünü) ve bir Alman kızın evine sığınışını ve her nedense bu kızla yaşamaya başladığı homojen ilişkiyi bir yandan anlatırken bir yandan da Ayten’le düz bir bağlantısı olmayan bir başka ailenin hikayesini Ayten’in annesi yoluyla bağdaştırarak anlatıyor. Ayten’in kendisi gibi Almanya’da yaşayan annesiyse hayat kadınlığı yaparak hayatını kazanırken yaşlı bir Türk ile evlenir. Fakat bu yaşlı adam pek bir asabi ve terstir. Kısa süre içinde Ayten’in annesinin oğluyla yattığını düşünerek kavga çıkarır ve bu kavgalardan birinde Ayten’in annesini öldürür. Hikayenin devamı Üvey Annesini öldüren babasını reddeden ve Üvey Annesinin ailesini ve Ayten’i aramak için Türkiye’ye gelen yarı Türk yarı Alman bir çocuğun köyüne kadar süren yolcuğunun hikayesidir. Bu hikaye boyunca Almanya Doğumlu Türk Gencimiz ile Ayten’in yolları kesişmese de teğet geçmiştir.
Evet, içinde bolca “Türkiye” bulunan bir film Yaşamın Kıyısında, ama nedense dilimin bir türlü “Türk Filmi” diyemediği bir film bunun yanında. Almanya’dan gelen gurbetçi bir komşu gibi, yarı Almanca, yarı Türkçe; yarı Alman, yarı Türk arada kalmış bir film bu.

Batıdaki Pencere

Filmin bir sahnesinde, insanlar bayram namazı için sabah erken saatte camiye giderken Türkiye’ye gelmiş Alman bir kadın pencereden onlara bakar ve şaşırır. Nereye gittiklerini merak eder ve yanındaki gurbetçi çocuğa sorar. Çocuk da dilinin döndüğünce olayları: Kurban Bayramını, İbrahim Peygamber’in ve kurban etmeye kalktığı çocuğunun meşhur hikâyesini anlatır. Kadın şaşırır, onun gibi bu kültüre hâkim olmayan gurbetçi çocuk da kadının durumunu anlar.
Belki bu iki kişi için bu sahne de, diyaloglar da oldukça doğal ve normal duruyor. Ama bu yapı öyle bir yayılmış ki filme; film tamamıyla oryantalist bir tutumla inceler olmuş Türkiye’yi. Yabancılaşarak izliyor insan kendi ülkesini bu filmde. Sanki batıdan bir pencere açmışlar ve içine oturup bakıyorlar. Ellerinde bir not defteri not tutuyorlar. Bir Mayıs da kalabalıklar yürür, sloganlar atılır… “Karadeniz de Kazım Koyuncu” çok sevilir, 78 Maraş olayları birçok insanın hayatını etkilemiştir… Kürt çocuklar eğitim alamıyorlardır ve sokaktadırlar, kapkaçı da bu çocuklar yaparlar…

Politik Olmayan Bir Politika

Filmin bir diğer sorunu da politik esaslı karakteri ve politikaya değiniş tarzında yatıyor. Yasadışı bir örgüt üyesi olan Ayten’in hikâyesini izliyoruz bu filmde. Ama bu öyle bir hikâye ki dillere destan bir yol çiziyor: Eylemlerle başlayıp, bir kadına duyulan aşka, ilticaya, itirafçılığa kadar uzanıyor.
Fatih Akın bu politik olaylara da Türkiye kadar yabancı olduğundan ve biraz da geriden takip ettiğinden olacak ki devrimci portresi de bir hayli garip filmin. Karikatürize karakterleri aşamıyorlar. Bol kazaklı, dağınık saçlı kızlar, bol bol Che Gueavera, Deniz Gezmiş posterleri, “örgütümüz…” kelamları filmin başlıca solculuk görüntüleri. Başroldeki Ayten’in devrimciliği bile kısa ve aslında tamamıyla anlamsız birkaç sohbetten ileriye gidemiyor.  Üstelik Fatih Akın, Türkiye gibi bu devrimcilere de oryantalist bir havayla yaklaşmaktan kaçınmıyor. Ve bu kadar politik olayın içinde filmin politik bir söylemiyse mevcut değil. Hatta biraz zorlasak “Politika da neyin nesiymiş, yaşayın gidin, film çekiyoruz burada.” diyecek bize.

Çok fazla şeyi dert edinmiş, çok fazla şeyi konu almış gibi duran, ama nedense birçok şeyi eksik bırakan; güzel ve iyi kurgulanmış birbirleriyle kesişen hikâyeler ve yanlış bir bakış açısının temsili Yaşamın Kıyısında. Almanya’nın da Türkiye’nin de ortak değeri olarak gördüğü bir Yönetmen’in, Fatih Akın’ın; ne kadar kendimize mal etmeye çalışsak da aslında gerçek kültürünü de gerçek film tarzını özetleyen; Yaşamın kıyısında, Türkiye’ninse dışında kalmış bir film. 

Dijital Sinemacılar

Sinema endüstrisinin dışından; evlerimizden, sokaklarımızdan, yani yanı başımızdan yükselen bu ses her geçen gün daha fazla kişiyi içine alıyor. Sokaklar set, herkes kendi filminin yönetmeni oluyor. Kamera ve bir ve iki ve üç ve motor… Herkesin kendi sineması bir yerlerde akıp gidiyor. Herkes bu sektörün bir köşesinden tutmak için elinde kamera çekecek bir şeyler arıyor. 

         1997 yılında Türk sineması Eşkıya filminin kazandığı ticari başarı ile Yeşilçam dönemini geride bırakıp seksen sonrası girdiği fetret devrinden çıkmış ve endüstri olarak ikinci yükselişine başlamıştı. Gene aynı dönemde Nuri Bilge Ceylan (Kasaba, 1997), Zeki Demirkubuz (Masumiyet,1997) ve Derviş Zaim (Tabutta Röveşata, 1996) gibi bağımsız sinemacılarımız bir sinema filmi için çok düşük bütçelere filmler çekmeye ve bu filmlerle yurt dışında ve içinde başarılar kazanmaya başlamışlardı. Sinema yeniden popülerleşmiş ve eskisinden daha ucuz bir sanat dalına dönüşmeye başlamıştı. Bu iki gerçekten zamanla bir sonuç doğacaktı.


Bu sonuca bakmak için Yeşilçam Sokağı’nı bir kenara koyarak daha küçük sinema alanlarına: Belki şu an oturduğumuz evin salonuna, kullanılmayan bir odasına, yan tarafımızdaki sokağa; yani yaşadığımız yere çevirelim kameralarımızı. Kamera dediysek öyle otuz beş metre filmle çalışanlarından değil. Her hangi bir dijital alet satan dükkânın vitrinlerinde bulunabileceğimiz DV, HDV ve benzer model handycam’ler…

Bir kamera, bir bilgisayar, bir internet


Sinema aşkı, Popüler olma isteği, büyük şeyler başarmanın arzusu, eğlenmek vs... Bambaşka nedenlerle filmler çeken ve internete sunan yeni nesil sinemacılar onlar. Bir kamera, bir bilgisayar ve filmlerini birilerine göstermek için uygun bir alan; internet yetiyor onlara. Oyuncuya gereksinim yok, herkes kendi filminin oyuncusu,  başka oyuncu gerekti mi arkadaşlardan birileri çağırılıyor. Kurgu için koca aletler yok, piyasa da bulunan montaj programlarından (Hatta bu iş için bir Windows ile birlikte gelen montaj programı bile yeterli olabiliyor) biri seçilip ev bilgisayarlarında filmler kurgulanıyor, internet üstünden paylaşılıyor. Her çektikleri filmde amatörlüklerini biraz daha atılıyor her filmlerinde biraz daha yönetmen olunuyor. Herkes bir köşede kendi sinema yolculuğunu sürdürüyor.

                  Yeni nesil sinemacıların ev mamulü ucuz filmleri internet üstünde kendine uygun yerlerde izleyicisini bekliyor ve bu çeşit çeşit filmlerin hepsi de kendine uygun izleyiciyi eninde sonunda bir yerlerde buluyor. Bazıları sadece eğlencelik filmler çekip internetin en kapsamlı video paylaşım sitesi YouTube  ve benzeri siteler üstünden insanlara sunmayı tercih ederken bazıları eğlenceden çok işin sanat kısmına eğilerek filmlerini daha çok sinemayla ilgilenenlerin bulunduğu benimsinemalarim.com  gibi sitelere göndermeyi tercih ediyorlar. Birçok kısa filmi bünyesinde bulunduran bu site aynı zamanda şu an sinema piyasasında kendine yer edinmiş yönetmenlerin gençlik dönemi işlerini yeni nesil sinemacılara sunarak onlara bir çeşit eğitim sunuyor. Ve kısa film çeken ya da kısa film izleyen insanlar bu site üstünden birbirleriyle iletişime geçiyor birbirlerinin filmlerine eleştiride bulunuyor ve zaman zaman birlikte filmler çekiyorlar.


Gene başka bir grup yeni nesil sinemacı, kendileri için kurdukları internet siteleri üstünden filmlerini insanlarla paylaşıyor ve seslerini duyuruyorlar. Kadir Köymen (www.kkymn.com ) ve Babun Film (www.babun.org ) grubu belki de bunlar arasında ön saflarda gelen bağımsız internet filmcileri olarak görülebilir. Özellikle Kadir Köymen ucuza film mal etmek (çekim için gerekli alet ve edevatların imalatı ve montaj programı dersleri dâhil) konusunda birçok bilgiyi de içeren sitesinde kendi çektiği kısa ve uzun metraj filmleri, video klipleri ve diğer çalışmalarını insanlara sunuyor. Hatta isteyenlere boş DVD’lerini yollamak koşuluyla filmlerinin yüksek kalite kopyalarını da ulaştırıyor. Yönetmen sitesinden insanlara şöyle sesleniyor: “Hep film gönüllüsü oldum ve kendi imkânlarım dâhilinde bir şeyler çıkarmaya çalıştım. Amatör kalarak tümü ile bağımsızlığımı koruyarak. Kimseye hesap vermeden aklıma estiği gibi projeler üretmeye devam edeceğim.”  Yine Beş Eksi Bir isimli elli sekiz dakikalık filminin yapım hikâyesini sitesinde şöyle anlatıyor yönetmen:

 “Esas ana harcamaları yaptıktan sonra ve ekipmanı edindikten sonra bu film bize sanırım sadece 300 milyon gibi bir paraya mal oldu. Sanırım günümüzde hiç bir uzun metraj film 300 milyon gibi komik bir paraya çekilmiyordur. Biz bunu başardık ekip olarak. Hiç bir oyuncu film için para istemedi ve herkes elinden geleni yaptı. Herkes için unutulmaz ve kalıcı bir deneyim oldu. Ben film çekmeyi biraz daha öğrendim”

 Babun Film çatısı altında toplanmış sinemanın içinden gelmeyen sinemasever bir grup, özellikle komedi, fantastik ve korku sineması üstüne filmler çekiyor ve sitelerinde yayınlayarak insanlara sunuyorlar. geçen yılın eylül ayında bilimkurgu türündeki son filmleri Hâkimiyet’i siteleri üstünden yayına sokan grup bu filmde iki ünlü oyuncu Şevket Çoruh ve Özge Özberk’le çalışarak seslerini internet ortamından yazılı ve görsel medyaya da taşımayı başardılar.  Daha çok popüler sinema alanında filmler yapan grup, popüler kültürün içinden öğeleri de kendi işleriyle birleştirmeyi başarıyorlar. Hakimiyet adlı filmlerinin jenerik parçası olarak seçtikleri yeni neslin başarılı rock gruplarından Çilekeş’in Siyah adlı şarkısına filmle iç içe geçmiş bir klip çeken grubun klibi de televizyonlarda gösterildi.




         Bunun yanı sıra belirli popüler internet ortamlarını kullanarak büyüyen ve ünlenen filmler de mevcut. Bunun da en güzel örneği olarak Barış Bayraktar’ın Pamuk Prenses 2 filmi görülebilir. Film Erkan Can, Akasya Asiltürkmen gibi tanınmış oyunculardan oluşan kadrosuyla ilk başta dikkatleri üstüne çeken bir proje olarak görülse de filmin asıl bu kadar ünlü olma nedeni filmin Ekşi Sözlük (www.eksisozluk.com ) denen internet platformu üstünden yapılan tanıtımı olarak görülebilir. Film site yazarları tarafından izlendi ve filmle ilgili birçok bilgi ve yorum siteye yazıldı. Dolayısıyla filmi bilmeyen birçok site kullanıcısı bu sayede filme ulaştı, izledi ve bu hızlı yayılışı sayesinde film, kısa sürede birçok gazetede ve televizyon haberlerinde de göründü. Filmin yönetmeni bu yirmi dakika civarı kısa filminin popülaritesiyle bir anda ilk uzun metraj filmi için bir yapımcı bile buldu. Yönetmen bu filmi çekerken kamerayı ödünç almış; oyuncular da bu kısa film için gönüllü olarak oynamışlardı. Yönetmen filmi toplamda 300 Yeni Türk Lirası gibi bir paraya mal etmişti. Bu para Kadir Köymen’in ikinci uzun metraj filmi Beş Eksi Bir’in maliyetine yakın bir değer.


Hasat vakti, Festival Zamanı

     Gene bu çeşit ucuza mal edilmiş filmler, kısa film festivallerinde ve film festivallerinin kısa film programlarında gösterilme şansları bularak kendilerine sinema salonlarında da yer buluyorlar. Yurt içindeki festivalleri aşıp yurt dışında da birçok sözü geçen festivallerde gösterilip, ödüller alan filmler de mevcut. Geçtiğimiz yıllarda British Council tarafından düzenlenen kısa film yarışmasının birincisi olan Nesimi Yetik’in Annem Sinema Öğreniyor adlı filmi Türkiye içinde birçok ödül almanın yanı sıra yurt dışındaki önemli festivallerde gösterilme şansı buldu ve bu festivallerden birinden Berlin Film Festivali’nden bir ödülle döndü. Nesimi Yetik’in kendisi ve annesinden oluşan oyuncu kadrosu ve bir mini DV kamera yardımıyla çektiği film minimalist sinema anlayışının son dönemlerdeki güçlü bir örneği. Gene, bugüne kadar birçok kısa film çeken ve geçtiğimiz yıl ilk uzun metraj filmi Gomeda’yı çekmiş bulunan Tan Tolga Demirci’nin; Gökçe Pehlivanoğlu’nun, Mehmet Bahadır Er’in ve adını burada yazmadığımız birçok kısa filmcinin de yurt dışında aldığı ödüller, filmlerinin gösterildiği uluslararası festivaller mevcut.  Bu yönetmenler bir yandan Türk Sineması’nın adını yurt dışında duyururken bir yandan da kendileri için sinema sektöründe yer açıyor, evlerindeki setlerden gerçek setlere taşınmaya başlıyorlar.

                Sinema endüstrisinin dışından; evlerimizden, sokaklarımızdan, yani yanı başımızdan yükselen bu ses her geçen gün daha fazla kişiyi içine alıyor. Sokaklar set, herkes kendi filminin yönetmeni oluyor. Kamera ve bir ve iki ve üç ve motor… Herkesin kendi sineması bir yerlerde akıp gidiyor. Herkes bu sektörün bir köşesinden tutmak için elinde kamera çekecek bir şeyler arıyor. 

Bugün, Dün ve 1929 Büyük Krizi Üzerine...

"ve-tüfek mi?Bir tüfeğim olmadan çıkamazdım. Ayakkabılar ve kıyafetler ve yiyecek, hatta umut gittiği zaman, biz tüfeğe sahip olacağız..."
 John Steinbeck/Gazap Üzümleri


Amerika'daki kriz son günlere damgasını vurdu. ABD'nin 4. Büyük Bankası olan Lehman'ın batışı, Merril Lynch'in aynı dönemde satılışı ve ne olursa olsun kriz bitiyor sözleri duyulsa da olayların tekrar edişi herkesin aklına 1929 Büyük Krizi'ni (Great Depression) getirdi. Üstüne üstlük Amerikan gizli servisleri de işin içine girince olaylar iyice karıştı. Herkes "Neler oluyor, 1929 geri mi dönüyor?" diye konuşurken ben de 1929 Krizini  bir özet olarak geçmek istedim. Bu yazının amacı yeni Amerika Krizi'yle eskisini kıyaslamaktan çok neler yaşanmış, neden yaşanmış ve sonuçları ne olmuşu göstermek. Zira iki krizin ortak yönleri de var ayrı yönleri de ama bunları asıl olarak söylemek şu an için bana pek düşmez.

Kara Perşembe ve  Kara Cuma

Tarihler 24 Ekim 1929'u gösteriyor. Günlerden perşembe. New York Borsası iflas ediyor. "Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak" diye bir söz vardır ya, işte bu söze ihtiyaç duyulan o günlerden birine uyanıyor dünya. Kara Perşembe'ye uyanıyor...

Halbuki daha bir süre öncesine kadar dünya imrenerek bakıyordu Amerika'ya. Avrupa gazeteleri Amerikan sistemini övüyor, Amerikanın "pazar yaratma" becerisini konuşuyorlardı. Aslında bunun altında yatan en büyük gerçeklik de taksitle satış sistemiydi. Şimdiki Dünya için de yabancı olmayan bu kelime o günlerde de çokca modaydı. Her şey taksitle satılıyor, böylece tüketicinin alım gücü artıyordu. Fakat bunun en büyük sorunu bir gün gelecek tüketicinin alım gücü girdiği altına girdiği taksitlerle yok olacaktı. Uzun süre böyle bir sorun baş göstermediyse de bir gün geldi her şey tepetaklak oldu. Daha o senenin başında rekorlara koşan o gün ki ismiyle The Dow (Dow Jones) yani kısa bir açıklmasını yapacak olursak "Amerikan Menkul Kıymetler Borsası" 1932 itibariyle 41'lere geriledi. Halbuki o senenin daha başlangıcında gazeteler The Dow'un rekorunu konuşuyorlardı. Artık Amerikadaki çoğu insan işsizdi, evsizdi. Bankalar batıyor, her geçen gün bir başka İş Adamı iflasın ardından intihar ediyordu. Kısa süre içinde kriz Okyanusu açıp Avrupa'ya; oradan da Asya'ya kadar sıçradı. Daha bir süre öncesine kadar Amerika gibi olalım diyen Avrupa cevabını almıştı. Avrupa da artık Büyük Kriz'in ortağıydı. Özellikle Almanya bu krizden en çok etkilenen ülkelerin başında geliyordu ve bu döneme şöyle bir göz atarsak Genç Hitler de bu krizin yetiştirdiği Alman vatandaşlarından biriydi. Gün gelecek bu zorlu ve delice yaşam içinde büyümüş Hitler gene krizden kurtulmak için bir yöntem olarak benimsenen Dünya Savaşıyla parlamış ve tüm dünyayı kana bulamıştır.

Yeni Politakalarla Gelen Yeni Savaşlar
Bu dönemde özellikle bir kaç isim ön plana çıkmıştır. Bunlardan bir tanesi  John Maynard Keynes'tir. Bir çeşit alternatif çıkış yolunun peşinde olan 
Keynes"Kimse harcama yapmıyorsa, Devlet yapsın" gibibir görüşün 
de sahibidir ve bu görüş bir çeşit çözüm de olmuştur aslında. Biriken üretim fazlası İkinciDünya Savaşı hazırlıkları sırasında gerçekten de hayata geçirilmiştir. Ama aslında bu buhrandan her ülke kendi yöntemleriyle kurtuldu. Ama krizin çıktığı Amerikaya bakarsak bu çözümün başlangıcı Franklin Roosevelt'in başa gelmesiyle başlamıştır. Kriz'in çıktığı dönemde özellikle eleştiri oklarının hedefi olan bir önceki başkan Harbert Hoover'un yerine başa gelmiştir.

Bir de Farklı Açıdan Bakmak Gerek


Fakat aynı dönem için bir diğer söylence ise bu krizin belirli kişilerin müdaheleleriyle ortaya
çıktığı ve tek istekleri o dönemlerde görülen yasa eksikliklerini kullanarak vatandaşları daha fazla sömürmek olduğudur. Bunun en büyük kanıtı ise krizden kısa bir süre önce borsadaki güçlü kişilerin hisselerini aniden çekişi gösterilmektedir ve kriz sonrası gerçekten de daha özgür olan borsa yasalarla sıkılmış ve kontrol tamamen devlete geçmiştir.
Son Sözler

1929'lardaki bu kriz tüm dünyada hala üstüne konuşulan, tezler, makaleler yazılan ve bir o kadar da
önemsenen bir süreçtir. Bugünle ne kadar bağlantısı vardır yoktur bu daha çok 
iktisatçıların, ekonomistlerin işidir. Ama görülen gerçek de şudur ki bugün yaşanan şeyler çok da masum şeyler değildir.

Fazladan Bir Şeyler Öğrenmek İçin

Eğer bu konuda biraz daha bilgi almak isterseniz öncelikle üstte de altıntı yaptığım Gazap Üzümleri  Kitabı bir giriş olabilir. Gene bir dönem HBO'da gösterilen Carnivale dizisi de bu dönemde geçen bir dizi olarak yararlı olabilir.

Gene bir kaç tane de internet kaynağını da altta iliştirmeyi uygun gördüm. (Bu yazıyı yazarken de az ya da çok bu kaynaklardan ben de yararlandım)

29 Eylül 2008 Pazartesi

Viranbağ Postasında Yenilikler (Sıcak Sıcak)

Viranbağ Postası'nı kullanıcı dostu bir blog olarak tasarlayıp yola çıktığımızdan beri her gün yeni şeyler keşfedip sitemize ekliyoruz. Aslında site açısında radikal kararların eşiğinde bir dönemden geçiyoruz. Siteyi Wordpress üstünden yayınlama kararıyla başlayan yolcuğumuz bizi alıştığımız Blogspot 'un rahatlığından alıkoyunca; biz de eldeki sitemizi yenileme kararı aldık. Bir de buradaki temamızın birebir aynısını Wordpress adresimize aktaramamamızın sorunu, yazıların yazarlarında çıkan hatalar ve yazı sıra hataları da epey canımızı sıktı. Böylece sitemizde başlayan reform hareketi eşliğinde belli başlı tasarım ve kullanım değişiklikleri yaptık. Aslında bunun ilk sinyalini bir kaçgün önce yorumlarımızı Wordpress tarzına çevirerek göstermiştik. Neyse gelelim sitemizdeki yeniliklere:


  • Öncelikle Sitemizin Menü kısmını yeniledik ve sitemize ne kadar gerekli olduğunu bilmesek de Sık Sorulan Sorular sayfası ekledik. Elbette bu sayfaya kolay ulaşım için menüden de link verdik.
  • İkinci olarak okuyucularımızla olan iletişimimizi kuvvetlendirdik. Geçen zaman içinde en büyük sorunlardan biri iletişim formu sorunuydu. Siteye koymak istesek de bu pek de kolay durmuyordu. Ama geçen zaman içindeki araştırmalarımız fayda gösterdi ve başka bir site üstünden bu formu yaratıp sitemize ekledik. Onun da linkini menüden sizlere sunduk. Dilerseniz buradan bir ilk bakış yapabilirsiniz. 
  • Sonra sitemizin trafik durumu bu güne kadar giren çıkanlar vesaireler için kullandığımız sayacımızı değiştirdik ve daha komplike bir sayaç ekledik. Bu sayaç sayesinde gerçekten sitemize bugüne kadar giren tüm kullanıcıları da, o gün girenleri de o an sitede olanları da görüyoruz. Sayaç sorunumuzu da halletmiş olduk anlayacağınız.
  • Gene site sayfaları arasında kolay geçişi sağlayacak bir sayfa gezinti aracını da sitemizin altına iliştirdik. Artık sayfalar arasında gezmek daha kolay.

Şimdilik yaptıklarımız bu kadar da olsa zaman içinde yaptığımız yenilikleri bu yazının altına yorum olarak gerek Zenith, gerek Serkisof olarak aktaracağız. Diğer taraftan yeni yazılarımızla da karşınızda olacağız. 

Umarım sitemizin yeni halini beğenirsiniz ki biz de tekrardan "Lan Wordpress"e mi taşısak sitemizi diye hayıflanmayız...

Daha güzel tasarımlarla görüşmek üzere...

Zenith&Serkisof

26 Eylül 2008 Cuma

WordPress Tarzı Yorum

Blogger sonunda Wordpress tarzı yorumu kullanıma sokmuş bulunmaktaymış. Blogger'ın zorlu yorum gönderme devrini de böylece atlatmış olduk. internette blog için yenilik ararken bulduğumuz bilgiler karşılığı sitemizi biz de hemen bu yeni yorum yöntemine çevirdik. Siz de blog sahibiyseniz ve böyle bir yorum gönderme sekmesi isterseniz buraya tıklayarak daha detaylı bilgi sahibi olabilirsiniz.

25 Eylül 2008 Perşembe

Say Baştan...

Windows 3.1'i tanıyalı ve "Aslan Kral" çizgi filmine gideli 14, mahalle maçında kurtardığım topun şiddetiyle kalenin içine yıkılıp alay konusu olalı 11, büyünce astronot olma fikrinden vazgeçeli 13, 3. Dünya savaşının yapıldığını sanıp "4. Dünya Savaşı" adını verdiğim çocukluk dönemi romanımı (roman dediğime bakmayın bi' 30 sayfa ya var ya yoktu. Gerçi geleceği gördüğümden midir bilinmez savaşı Çinliler kazanıyordu) yazalı 12, "ya da" kelimesinin ayrı yazıldığını öğreneli 10, bir kıza sevgili sıfatını vereli 13, ilk bilgisayar oyunumu oynayalı 15 (Prehistoric miydi neydi), Fifa 99'la sabah akşam oynayalı 9, korsan CD'cilerden film almaya başlayalı 10, Sovyetler birliğinin sadece bizim koridordaki eski haritada yaşamaya devam ettiğini öğreneli 11, İngilizce hocası eksikliğinden ilk okul beşinci sınıf derslerinde hocalık yapalı 12, ingilizce muafiyet sınavını geçemeyip üniversite hazırlığı okuyalı 3, köpeklerden korkmayı bırakalı 7, korku filmlerini izlerken ışık kapatmayı bırakalı 6, David Lynch'i anlamadığım halde anlamış gibi yapmaktan sıkılalı 4, Yılmaz Güney'in YOL filmi ile Cannes'da ödül kazandığını öğreneli 5, "Sofi'nin Dünyası"nı okumaya başlayıp bırakalı 11 (Sonra tekrar başladım büyüyünce tekrar bıraktım gerçi bu sefer epey de az kalmıştı ama huy işte) Msn messenger'e Windows Live Messenger demeye başlayalı 2, aradığım her şeyi Google'da bulmaya başlayalı 7, ICQ'da invisible olmayalı 10, internet cafelerde Counter oynayıp gazoz içmeyeli 8, çayı şekersiz içeli 6, Serkisofla tanışalı 10, birini gerçekten sevmek neymiş öğreneli 3.5, pazar akşamları Show TV'de Maraton izleyip çay içmeyeli nereden baksan 6, bisikletle mahallede gezinmeyeli 9, elleri bırakarak yokuş aşağı inmeyeli de 9 ve Devekuşu Kabare esprilerine gülmeye başlayalı nerden baksan bi' 10 yıl oldu...
En çok da mahalle maçında kurtardığım topun şiddetiyle kalenin içine yığılıp kalmak koyuyor. Hala aklımdadır o halim... Ayıptı resmen...
Not: İş bu yazı yazılırken önce tamamen fikşın şeyler düşünülse de "gerçekler acıdır biber de acıdır" mantığıyla tamamen gerçeklerden saptırılmadan yazılmıştır. Esen kalın...


22 Eylül 2008 Pazartesi

60. Emmy Ödülleri Sahiplerini Buldu



Bir aralar Türkiye'de çakması yapılan (Sanırım kelebek melebek bir ismi vardı bu dizi ödüllerinin ya unuttum. Zaten bir yıl verilmişti sonra kayboldu) Televizyon Dünyasının Oscar'ı kabul edilen Emmy'nin 60.sı dün geceydi. En iyi Drama dahil 16 dalda aday gösterilen Mad Men dün geceye de damgasını vurup En İyi Drama Dizisi ödülünü aldı. Diğer drama dizisi adaylarıysa Damages, Mad Men, Lost, House, Boston Legal ve Dexter'dı. Gene 17 dalda aday gösterilen komedi dizisi 30 Rock adlı dizi de En İyi Komedi Dizisi ödülünü aldı. Diğer komedi dizisi adaylarıysa şu şekildeydi: Curb Your Enthusiasm, Entourage, The Office, ve Two and a Half Men. 

Ayrıca geçen sezonki House MD dizisi sezon finalinin birinci bölümü olan "House's Head" bölümü yönetmeni Greg Yaitenes En İyi Drama Yönetmeni ödülünün sahibi oldu. Bu bölüm dizi izleyicilerinin büyük kısmı tarafından House MD'nin en iyi bölümü olarak değerlendirilirken, aynı zamanda en iyi televizyon dizisi bölümü olduğu hakkında yorumlar da yapılmıştı.


Ödül Listesinin Tamamı:

Drama dalında En İyi Senaryo: Matthew Weiner (Mad Men)

Drama dalında En İyi Yönetmen: Greg Yaitenes (House MD)
Drama dalında En İyi Kadın Oyuncu: Glenn Close (Damages)
Drama dalında En İyi Erkek Oyuncu: Bryan Cranston (Breaking Bad)
Drama dalında En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Dianne Wiest
Drama dalında En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Zeljko Ivanek (Damages)


Komedi dalında En İyi Yönetmen: Barry Sonnefeld (Pushing Daisies)
Komedi dalında En İyi Kadın Oyuncu: Tina Fey (30 Rock)
Komedi dalında En İyi Erkek Oyuncu: Alec Baldwin (30 Rock)
Komedi dalında En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Jean Smart (Samantha Who)
Komedi dalında En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Jeremy Piven (Entourage)

 

En İyi Mini Dizi: John Adams
Mini dizi dalında en iyi kadın oyuncu: Laura Linney (John Adams)
Mini dizi dalında en iyi erkek oyuncu: Paul Giamatti (John Adams)

En İyi Eğlence, Müzik, Komedi Programı: The Daily Show with John Stewart
En İyi TV Dizisi: Recount
En İyi Senaryo: Kirk Ellis (John Adams)
Eğlence programı dalında En İyi Yönetmen: Louis J. Horwitz

En İyi Reality Yarışma Programı: Jeff Probst (Survivor)


* Ödül listesini aldığım site için tıklayınız. Ayrıca Buradan ödül töreni video ve resimlerine de ulaşabilirsiniz.

 

Fifa 99 vs Fifa 09

Onsuz bir Açılış Düşünülemez :)



Yıl adından da anlaşılacağı 1999. Daha epeycene tıfıl bir kişi olmanın yanında oldukça da bilgisayar oyunu özlemiyle yanan yeni bilgisayar almış bir çocuktum. Bilgisayarlardan anlayan bir abim vardı "Mehmet Abi" bana Fifa 98'i vermişti bilgisayarımı kurduktan sonra oynayayım diye. Ama yıl 99 ve ben biliyorum bunun yenisi de çıkmış olmalı. Ankara'da her bilgisayar kullanıcısının da bir zamanlar uğrak yeri olan Maltepe Pazarı'nın yolunu tuttuk. Efendim bu Maltepe Pazarı şimdi taşındığı yerde değil eski yerinde o zamanlar, Maltepe Camii'nin üst tarafındaki yıkıntıların arasında. Yolunu bulmamı ise Camii'nin karşısındaki bir binaya çakılmış eşek kadar Altın Kızlar temalı Reklam panosu sağlıyor. Neyse gittim ve aldım Fifa 99'u. İşte kendimi tanıtırken saydığım sıfatların arasına Fifa oynarım sıfatını bu oyun soktu dostlar. Aldım kurdum ve bir Galatasaray'lı olarak kadrosunda bonus saçlı Hasan ŞAŞ'ı ve Knup adlı hangi yıllarda GS'de oynadığını bilmediğim bir zatı da barından takımımı seçtim. 




Bu benim Fifa'yla tanışmamdı aslında. A,S,D, W ve zaman zaman Q tuşunu hayatımın önemli bir noktasına koyan oyundu Fifa. Fatboy Slim'in o dehşet ötesi müzikleri, grafiksel menüsü, giriş filmi... CTRL tuşuyla kalecinin üstünden atlanılıp atılan goller, oyuncuları editleyerek yeni transferleri takıma monte etmeler alınmamış kupa, atılmamış goller bırakmamalar(Bir örnek olarak ortasahadan kendi yarattığmı Maradona ile attığım golü gösterebilirim). 
İşte böyle hayali bir oyunun içine gömülmüştüm. Sonradan anladım ki bu Fifa 99 sadece benim gibi herkes için özelmiş. Yani daha o zamanlar düşünün futbolcuların elleri sadece yumruk şeklinden ibaret ve göz çukurları blurlu şekilde karşımıza çıkıyorlar. Formaları dahil her şeyi belirli kalıplardan oluşuyor özel yapımlar yok. Ve bu oyun seviliyor. 




Neden mi?


Çünkü Fifa 99 ondan sonra gelen ve tek bildiği daha iyi görüntü veren Fifa'ların aksine güzel bir futbol oyunuydu. Gol atmanın
 tek düze olmadığı, oynanırlığı olan, istersen ceza sahası içinde yere düşüp hakemi kandırabileceğin (ya da aksine sarı kartı yiyebileceğin :) bir oyundu. Gol sevinçleri ayrı bir güzeldi sonra. Poposunu iki tarafa sallayan aldair cafu roberto carlos üçlüsü değişmezimdi mesela gol sevinçleri arasında.

Ama yıllar geçtikçe hem EA oyun yapmayı daha güzel grafik yapmak sa
ndıkça ve PES denen (ki bana kalırsa bir türlü kanımın ısınamadığı bir oyundur ve güzel değildir) illet insanları sardıkça unutuldu Fifa. Ama işte bu 99 sürümü hep dillerde dolanıp durdu.



O yıllar çabuk geçti Fifa Ronaldo'nun isim hakkını alır oldu (Fifa 99'da Silva ismiyle vardı Ronaldo. Sonralarda No 9 adıyla anılmışlığı da var :) koşma tuşu W yerini E ye bıraktı, Turkcell Super Ligi Fifa'ya girer oldu. Yıl geldi 2009'a dayandı. Yani Fifa 99 efsanesi onuncu yılındaydı. Bu herkes için bir anlam ifade ediyor olacaktı ki insanlar çok önceden konuşmaya başladı Fifa 09'u. EA'de bu ilgiyi karşılıksız bırakmamak için yaptıkları en iyi oyunu yaptıklarını söyleyip durdular. Bu efsanenin dönüşü anlamına da gelebilecek bir olay efsanenin sonu da. Ve evet Fifa 09 hala raflardaki yerini almadı. Ama geçenlerde Demosu internet ortamına düştü. Bu heyecanla bir çok kişi bu 1 GB boyutlu Demo'yu oynadı.
İlk izlenimler olarak diyebileceğim bilgisayar versiyonu Fifa 99 efsanesini yeniden doğrumak yerine fare doğurmuş ve Fifa 08'in makyajlısı olmuş deniliyor. 
Ama PS3 için efsane devam ediyormuş. EA Playstation'da Konami'ye kaptırdığı üstünlüğünü geri almak için midir yoksa artık PC'yi bir oyun makinesi olarak görmediğinmedir PC'cileri hüzünlü bir sonbahar akşamı bekliyor gene...




PC'cileri Fifa 99'un mutlu hayaliyle başbaşa bırakmış gibi görünüyor yani. Oysa ki PS3'ü olanlar (ki bu güruhun aklı fikri PES'tedir genelde :) bu müthiş tadı yeniden tadabilecekler. Kim bilir yeni nesil gençlerden PS3 ü olanlar bir on yıl sonra Fifa 09 efsanesi geri gelsin diye Fifa 19'u bekleyecekler... Son olarak  Buradan Fifa 99'da emeği geçen herkese (Buna Maltepedeki korsam CD'cim de dahil :) selam eder hepsinin ellerinden öperim. 
Siz okuyucularım da... Esen Kalın... 






Son olarak bir Fifa 09 görüntüsü daha sizlere...



20 Eylül 2008 Cumartesi

Yeni Sezonda Neler Olacak

İnternet üstünden dizileri indirip izlemek bir çoğumuzun hayatında yer edinmiş durumda. Lost, Heroes, Prison Break, House MD, Supernatural, Smallville, Dexter... Hepimiz bu dizilerden en az birini takip ediyorsanız bu yazı sizi de ilgilendiriyor. Merakla beklediğimiz dizilerin yeni sezonunda bizleri neler bekliyormuş onlara bir göz atalım.



LOST (Sezon 5)


"Şüphesiz ki dünya ikiye ayrıldı, Lost'u izleyenler ve izleyecek olanlar" Jacob :)


Herkesin bir şekilde haberdar olduğu bir amerikan dizisi varsa o da Lost'tur. Herkes bir şekilde adını duymuş bir bölümünü izlemiştir. Eskiden sadece Dizimax ya da internet üstünden edindiğimiz bu dizi geçen sene TNT adlı Amerikan patentli kanal sayesinde her izleyicinin evine girmiş durumda. Ve sanırım bu diziler arasında en çok merak uyandıranı da gene Lost. Sırların üstüne binen sırlar ve düzensiz yayın programı bunun başlıca sebebi. Her sezon sonunda 9 ay ara vermeyi adet edinmiş dizi yeni sezona da büyük süprizlerle hazırlanıyor:

Geçen günlerde dizinin yapımcılarından gelen açıklamarla yeni sezonda eskilerden de konuklarımız olacak yeni karakterlerde katılacak.

Öncelikle yaklaşık 11 tane yeni karakter giriyor. Bunlardan ikisini oynayacak kişiler de belli. İkisi de gene tanıdık simalar: Vantage Point'ten tanıdığımız Said Tagmaoui (Ceaser rolüyle) ve gene dizilerden tanıdığmız güzel oyuncu Züleikha Robinson (Ilana rolüyle). Anladığımız kadarıyla pek de iyi karakteler olarak katılmayacaklar diziye. Bunlar dışında bir 9 oyuncu daha girecek diziye.

Gene yeni sezonda ikinci sezondan kalma dostlar bizi ziyaret edecekler. Ana Lucia Cortez (Yani Michelle Rodriguez) bir bölüme konuk oyuncu olarak katılacak. Tahminen de ikinci bölüm. Gene eski dostlardan Mr. EKO'da bu sezon görünecek. Ama tam olarak nasıl görünecek bilemiyoruz. Gene ikinci sezonda ölen Libby'in bir türlü anlatılmayan hikayesi bu sezon karşımıza çıkacak. Hurley'in akıl hastanesinde işi ne göreceğiz. 

Bir diğer süpriz sarışın rockçımız Charlie'den. Charlie merkezli bir flashback bölümü bizi bekliyormuş. Yani Charlie'yi göreceğiz. Gene geçen sene kaybettiğimiz Rousseau flashbacklerle karşımıza çıkacak. Jin de büyük ihtimalle ölmemiş olacakmış.


Bu arada Ocak'ın birinde gösterilecek ilk bölümün adı da Because You left olacakmış.


Heroes (Sezon 3)

Kahramanlarımızın macerası devam ediyor. Yeni sezonu 22 Eylülde açacak olan dizi internet sitesi üzerinden yeni karakterleri tanıtan webisode'lar yayınladılar. Fakat şöyle bir sorun var ki Amerika dışında izlenemiyor bu videolar. Ama internette bazıları rapide aktarmış bile linkine buradan ulaşabilirsiniz.



Gelelim tüyolara:

Nathan Petrelli görünüşe bakılırsa ölecek. Angela Petrelli bize 5. Level'i tanıtacak, dünyadaki en kötü insanlar için yapılan ev sahipliğinden bahsedecek - tecavüzcüler, kundakçılar, katiller. Galiba burası, bir grup Hain’in (Villain) kaçtığı yer olacak. Matt Parkman ıssız bir çölde yardım için bağırır halde olacak. Yeni bir Hain ‘Speedster’ Hiro’dan bir şey çalacak. Level 5'te hapsedilmiş büyük, kel bir adam bağırır: “Ben sandığınız kişi değilim. Ben Peter Petrelli’yim…”
Bakalım başka neler olacak


Prison Break (Sezon 4)


Kaça kaça nereye gittiklerini bilemediğimiz hapishane kaçkınları bu sezon da gene Skolfildin planlarını uyguluyorlar ve bir şirketin peşine düşüyorlar. Sarah çocuğunu doğurdu ölümden de döndü :) Diziye bir tane de Türk sokmuşlar ki adı da ayrı güzel: Erol Tabak. Micheal Scollfield'in dövmeler de bu sezonla ortadan kalktı. Bana kalırsa dizi kendini bitirmeye devam ediyor. Beş bölüm kadar yeni sezondan yayınlayan dizi sezona en erken girenlerden.



House MD (Sezon 5)



House'da sular durulmuyor. Geçen sezon Amber'ı kaybeden Wilson gitme planlarında, House arkadaşını kaybetmek istemiyor elinden geleni yapıyor ve bir yandan da hastalarla uğraşmaya devam ediyor. Fakat ilk bölüm itibariyle işler hiç de parlak değil. Yeni Sezon bu hafta başladı...




Supernatural (Sezon 4)



İblislerin kıçlarını tekmeleyen Winchester kardeşlerden Dean Cehennem'den çıkarak başlıyor yeni sezona. Üstelik onu kurtaran da Sam değil. Allah'a inanmayan Dean'i oradan alan Castiello adında bir melek ve bunu Tanrı adına yaptığını söylüyor. Lilith artık Sam'a bulaşmıyor çünkü gücü yetmiyor anladı. Sammy ise Rubby'in yardımıyla gitgide Erler mertebesine eriyor :) Bu arada yeni sezonun ilk bölümü geçtiğimiz günlerde yayınlandı.





Smallville (Sezon 8)


Sekiz sezon oldu bu adam hala Süperman olamadı ya neyse. Yeni sezonda yapımcıları değişen dizide iki şey bekleniyor. Yapımcıların anlaşması gereği dizide Clark Kent uçmayacak ve kostüm giymeyecekti ama yapımcılar değiştiğine göre böyle şeyler olabilir artık. Bekleyip göreceğiz... Yeni sezon bölümleri yayınlanmaya da başladı...


Bir de bu sezon başlamış olan Fringe var ki ilk bölümü yazın izlediğimiz dizi ikinci bölümüyle eylül ayında başladı ama beklenileni veremedi. Halbuki J.J. Abrahams yaratıcısı olunca çok şey beklemiştik...


Görüldüğü gibi dizilerimiz oldukça hareketli bir şekilde ya sezonlarına başladılar ya da başlamak üzereler. Bize de izlemek düşer...
 
Designed By OddThemes & Distributd By Blogger Templates